Bütün kulüp birbirine girmişti, o yıl transfer ettiğimiz, devrin başkanı rahmetli Osman Solakoğlu tarafından bile transferi hayretle karşılanan o zamanın Yugoslav Milli Takım oyuncusu, Avrupalı yıldız Sabit Hacic sakatlanmıştı. Hafta ortası Avrupa Kupası, hafta sonu da lig maçı vardı. Herkes bir şey söylüyordu, ''Onu alalım, bunu alalım, Amerikalı getirelim; vs,vs.''
Ben ''Gerek yok'' dedim; bizim çok iyi bir guardımız, oyuncumuz var. Ben onun Avrupa Kupaları lisansını da çıkartmıştım. ''Onu oynatırız'' derken, sürekli ''Bu çocukta iş var, bu çocuğa dikkat edin'' diyen Şakir Eczacıbaşı'nın da desteğiyle daha yıldız takımda oynayan, Türkiye'de lig maçı görmemiş Orhun Ene'yi takıma aldık. O hafta Avrupa Kupası'nda, liglerde oynadı. Hacic iyileşinceye kadar Erman Kunter'e dahi direnerek, takımın guardlığını yaptı. Ondan sonraki iki sene de üstüste şampiyon olan takımın hem liderliğini, hem kaptanlığını, hem oyun kuruculuğunu yaptı ve dümeni başarıyla tuttu.
Aynı yıllara, aylara, günlere denk gelen bir zaman içerisinde bir gün Eczacıbaşı Spor Kulübü'ndeki odama gelen Orhun Ene, “Nur ağabey, görüyorum ki sizler basketbolcu olarak bana çok güveniyorsunuz ve benden bir şeyler bekliyorsunuz ancak bildiğiniz gibi benim babam vefat etti. Annem, ablam ve küçük erkek kardeşim beni bekliyorlar. Benim bir an evvel okulumu vs bitirip, hayata atılıp, aileme sahip çıkmam lazım” dedi. Ben de ''Sen doktor, mühendis, banka müdürü, her neyse olsan bile bu basketboldan kazanacaklarını kazanamazsın. Gel senin ne sorunların varsa onları çözelim. Sen de basketbola yüklen, geleceğini basketbola bağlı olarak kur'' demiştim.
Bu konularda bir daha konuşmadık, yıllar birbirini kovaladı ve Orhun Ene Türkiye'nin en önemli basketolcularından biri oldu. Oynadığı takımlar hep şampiyonluklara koştu. Benim canlı olarak görüp, seyretme şansına sahip olduğum en son, en iyi point-guard da Orhun oldu.
Eczacıbaşı'nda son maçlardan biriydi, Galatasaray'la oynuyorduk. Karşılaşmanın bitmesine 13 saniye filan vardı. Batur (Mehmet Baturalp) ağabey hatırladığım mola alıp oyunculara bazı taktikler verdi. O sırada G.Saray 73-71 öndeydi ve zafer şenliklerine başlamışlardı. Batur ağabeyin molası bitti ve oyuncular sahaya girdi, topu Orhun'a verdiler. O da son sürat alakasız bir yere doğru topu götürdü ve 7 saniye kala kafasının üstünden geriye doğru savurdu. Savurduğu yerde, sahanın sağ köşesinde Serdar Susmus bekliyordu. Gelen topu bir tarttı ve 3'lüğü gönderdi. Bu üçlük çemberden girmiş, maç 74-73 Eczacıbaşı'nın galibiyetiyle bitmişti. Orhun Ene'ye sordum; ''Nereden çıktı bu hareket ? '' dedim. O da buna ''Ağabey bir kere yıldız takım maçında yapmıştık aynısını. Moladan dönerken, Serdar'a 'Yıldız maçındaki gibi' dedim. O da hatırladı, yaptık aynısını ve maçı kazandık'' dedi.
Bu üstün zeka, akıllı çocukla hatıralarım hep olumlu değil. Bir ara işsiz kalmıştım. Ülker basketbol takımına menajer aranıyordu. Sayın Orhan Özokur'la görüşmüş, cevap bekliyordum. Orhun'u aradım ve destek vermesini istedim. Hemen kulübe koşup ''Aman'' demiş. ''Onu buraya sokmayalım, o kulüpçüdür. Bütçe, mütçe der, bizim paralar düşer'' diye de eklemiş. Hiç kızmadım akıllı, zeki adam. Haklı olarak kendisinin ve arkadaşlarının çıkarını düşünmüş.
Kendi oğlumun adını Orhun koyacak kadar sevdiğim bu kişinin Milli Takım antrenörlüğüne getirilmesi kadar doğru bir iş olamaz. Doğru adam, doğru yerde. Yıllar yılı bu tip gelişmelere açık olan ve faydasını yaşayan Tanjeviç başta olmak üzere tüm ex-Yugolar da desteklerini açıkladılar. Karşı çıkan bir iki yazar dostumuza da sabır tavsiye ediyorum. Beklesinler görsünler.





