Nohut oda, bakla sofa, minik bir balkonun huzur dolu havası; güneş olgun, güneş durgun ve yorgun ama yine de insanın içini ısıtıyor. Mis gibi deniz havası, masanın üzerine konulmuş demli bir bardak çaydan derin bir nefes aldıktan sonra, elinle karnından gelen tepişmenin sakinleşmesi için sağ elinle sıvazlıyor. Çok sevdiği eşi ve ilk çocuğu ile yaşadığı evinin balkonunda az önce bitirdiği ev işlerinden sonra yorgunluk atıyor. Mutlu ve keyifli anlar daha ne olsun? İkinci bebeğine gün sayıyor, onun böyle dinlenme anlarında karnında pıtır pıtır ses çıkararak hareketlenmesi oniu nasılda keyiflendiriyor bilemezsiniz. Önündeki gazeteye göz atarken, ilavenin sanat köşesinde Ümit Yaşar var, sanki oralardan buralara gelmiş oturduğu yerden denizi izlerken onu ve düşlerini yazıyor.
Oysa hep İstanbul’u yaşayan Ümit Yaşar bu kez mısralarda “İzmir Aliağa”yı ve balkonda ki, hamile kadının duygularına tercüman oluyor.
Bir sabah gün doğarken aç perdelerini bak /Sevinçle balkonuna konuyorsa martılar, /Kendini tadılmamış derin hazza bırak, /Dökülsün dudağından en mutlu şarkılar, /Bil ki, seni istiyorum. /Gecelerden bir gece uyanırsan apansız, /Uzaklarda elemli, garip bir kuş öterse, /Bir ceylan ağlıyorsa, dağlarda yapayalnız, /Bil ki, seni çok seviyorum…
Aslında, bu cümleler keşke “Sizi” olarak bitseydi. Çünkü onun sevgi anlayışında hep çoğul vardı. Eşi ve ilk kızı ve de, büyük ümitlerle beklediği, mutluluğunun temelinin son harcı ikinci kızının doğumu.
NİYE BEN?
Nihayet beklenen gün geldi. Doğum gerçekleşti. Yine bir kızı olmuş, adı çoktan konulmuştu. “NAZLICAN KARİMAN” aile büyük bir sevinç içinde. Baba “Yeni bir kızım, yeni uğurum,” Abla “Bana yeni bebek ve arkadaş geldi” diyerek sevinç gösterilerinde bulunuyordu.
Günler haftaların peşine takılıp hızla yol aldığı dönemlerde, Nazlıcan Bebekte bir gariplikler hissedildi. Özellikle duymadığı hissedildi. Sonra o doktor senin bu doktor benim. Sıra sıra muayeneler, her türlü sendrumlar, kontroller,minicik kız iki kere ameliyat ediliyor. Bebeğin doğum ile yaşanan sevinç bir anda kabusa dönüyor. Kızına aşık baba ve anne işi gücü bırakıp hastane koridorlarında çocuğuna şifa bulmaya çalışıyor. İzmir Aliağa’da yaşayan, Ali Rıza Bey ve Oya hanım için zamanların en darı ve acılı süreci devam ediyor.
Nazlıcan Bebek: Duymuyor, ancak ameliyatlar sonucu az biraz yakın sesleri algılıyor. Genetik bozukluklar mevcut. Bunlar yetmezmiş gibi, ellerinin parmakları yapışık. Halk dilinde perde parmaklı. Yeni ameliyatlar ve perdeler kesilerek parmaklar özgürleşiyor. Ancak perdeler yinede tehdit edici. Yüzünde ise görüntü olarak, uyumsuzluk göze çarpıyor. Konuşma olarak yavaş sakin zor anlaşılır gibi.
Uzun uğraşlardan sonra, Nazlıcan Bebek çok yavaş olsa da algılaması gelişmeye başlıyor. 1998 doğumlu demiştik. Okul çağı gelince normal okula gitse de başarılı olamıyor. Aliağa Milli Eğitim Müdürlüğü engelliler için açtığı özel sınıfa dahil oluyor. Aslında 7 sınıfta olması gerekse de, şu an 5 sınıfı derslerini alıyor. Çok istekli ve arzulu olmasına rağmen Nazlıcan Bebek genç kızlığa doğru hızla yol alırken, hiçbir şey kolay olmuyor.
NİYE BEN? İşte doğum ile annenin yaşamı sorgularcasına dudaklarından dökülen, NİYE BEN: Gelişen duyguları ile Nazlıcan Bebek kendine ailesine, tanıdıklarına, arkadaşlarına yavaşça ama herkesin anlayacağı şekilde soruyor: NİYE BEN?
Kahriman ailesi bir gün kızlarını öğretmenlerinin tavsiyesi ile spora götürüyor. Nazlıcan hiçbir sporu yapmak istemiyor. Ta ki, basketbol oynayan çocukları görünceye kadar. 12 Dev Adam Basketbol Okulları Koçu Erhan Çorman ile tanışan Nazlıcan’ın hayatı bir anda değişiyor. Erhan Hoca 12 Dabo Türkiye Genel Direktörü Samer Şenbayrak’ı arayarak durumu anlatıyor.
Şenbayrak hemen ilgileniyor ve Nazlıcan Bebek Erhan Hocanın özel idmanları ile basketbola başlıyor. Üstüden, iki sene geçip Didim’de kesişen yollarımızda Nazlıcan artık bebek değil kocaman bir kız. Aile& Samer&Erhan iş birliği meyvelerini vermişti.
Dünya üzerinde hiçbir ülkeye nasip olmayan düzenli ve ülke genelinde yapılan 12 Dev Adam Basketbol Okulları turnuvaları gerçekten harikalar yaratıyor. Hiçbir takım sporunda olmayacak şekilde kızlar ve erkekler aynı takımlarda oynayıp kıyasıya mücadele ediyorlar. Bir çok Milli Takıma ve büyük takımlara oyuncu yetiştiren gerçek bir “ARKA BAHÇE” yi bizzat izlemenin mutluluğu içindeyim. Keşke elimizde bir güç olsa da bu turnuvaları tüm Türkiye izlese, 12 Dabo’nun nerelere geldiği görse. Son turnuvada her takım bir birini birkaç sayı ile yenebildi.
Artık Nazlıcan yalnız değil, bir çok takım arkadaşı var. Hem de değişik şehirlerden, onu çok seviyorlar ve arkadaşları ile çok iyi anlaşıyor ve çok iyi basketbol oynuyor.
Nazlıcan-Anne Oya ve Koç Erhan’a Didim’de 16 takımın 200 oyuncusu ile yapılan turnuvanın kapanış seremonisinde, Samer Şenbayrak “ÖZEL ONUR” madalyalarını takarken, salonda 200 öğrenci, koç ve tribünlerde ki, veliler göz yaşlarını tutamadılar.
Anne-Koç ve Nazlıcan’lı bol bol sohbet ettim. En kısa ve öz:
En sevdiğin şey diye sorduğumda Nazlıcan: “Babamın koynunda yatmak, maçlarda galip gelmek ve çok iyi basketbolcu olmak gönlümden geçenler” dedi.
Ya büyüdüğünde ne olmak istiyorsun Nazlıcan: “Bir gün mutlaka Doktor olup, benim gibi sorunları olan genç çocuklarla ilgilenmek, onlara basketbolu sevdirmek ve oynatmak isterim. Hem Doktor hem Koç olmak istiyorum” dedi.
Biliyor musunuz? Nazlıcan ve annesi artık “Niye ben” diye sormaktan vazgeçmişler! Çünkü o artık tam bir Doktor-Koç namzeti. Kolay gelsin Nazlıcan…
Ve ellerine sağlık Samer&Erhan işbirliği Nazlıcan Bebek sayenizde basketbolcu oldu ve gerçek bir 12 Dabo mucizesi öyküsünü yaşamak çok güzeldi.



