“Fenerbahçe maçına biletin var mı Murat abi?”. Bu soruyla son günlerde o kadar sıkça karşılaştım ki, artık kendi kendime “Hangi Fenerbahçe maçına?” diye düşünüp, sorana aynı soruyu yöneltmeye başladım. Çünkü olsa, olsa bu kadar çok bilet talebi olan bir Fenerbahçe maçı varsa mutlaka bir futbol maçıdır diye düşünmeye başladım. Ama Şampiyonlar Liginde yokuz. UEFA Kupasında yokuz. Derbiler oynandı. “Allah, Allah” dedikten sonra kendimi toparlıyorum. İşte futbol basını, futbol medyası bizi o kadar güzel eğitmiş ki, 12 Dev Adam dışında basketbolda kopan fırtınayı için 30 yılı bu sporun içinde geçmiş benim gibi birisi bile “Acaba futbol mu?” diye düşünmeye başlıyoruz. Hayır, hayır futbol değil. Fenerbahçe Ülker fırtınası ki, şunu rahatlıkla söyleyebilirim “fırtına koptu geliyor” ama çok da büyüyerek gelecek.
Barcelona maçının biletleri tükeneli günler oldu. Talebin 100.000'i bulduğunu gazeteler yazıyor. Bu gerçekten inanılmaz bir rakam. ABD ile oynanan 2010 FIBA Dünya Şampiyonası finali belki bunu aşar, bir de belki Sırbistan ile oynanan yarı final maçı. Onun dışında bu Avrupa için, hatta dünya basketbolunda bile önemli bir rakam. ABD'yi bir kenara bırakıyorum ve şampiyonu belirlemeyecek, hatta bir üst tura, çeyrek finale, yarı finale, finale kimin kalacağıyla ilgili hiç bir alakası olmayan bir maç için dünyanın başka hangi ülkesinde böyle bir talep olabilir. Olimpiakos-Panathinaikos mu? Barcelona-Real Madrid mi? Partizan – Kızılyıldız mı? Belki bilmiyorum, ama onlar birbirleriyle olan geçmişi çok zengin, çok kapsamlı, çok olaylı gerçek ezeli rekabetler. Fenerbahçe Ülker ile Barcelona arasında öyle bir geçmiş yok. Hayır, bu noktaya gelinmesi Fenerbahçe Ülker'in bir süredir basketbola yaptığı yatırımın, ektiği tohumların meyvesi. Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, Ülker ve özellikle de Murat Ülker'in desteğini alarak bu gübreleri hedefleyerek yola çıktı. Şimdi hem de belki beklenenden kolay bir şekilde bu noktaya gelmesi sadece alkış alacak bir gelişmedir.
Türk basketbolunun Avrupa'da ses getiren, şampiyonluklar kazanan, sınırlarını NBA'e kadar genişleten Efes Pilsen'in son yıllarda devamlı patinaj yapmasının da bunda katkısı olabilir. Ama Fenerbahçe Ülker'in planlı ve projeli adımlar atmasıyla bu günlere gelindi demek doğru olabilir. Bu arada hemen belirteyim, Fenerbahçe Ülker Juan Carlos Navarro ve Pete Mickael'sız Barcelona'ya yenilebilir. Hatta daha sonra Siena deplasmanında da yenilebilir. Bu işin saha içi tarafı, bence bugün gelinen noktayı sadece saha içine bağlamak doğru olmaz. Tabii ki taraftarın ve seyircinin çok hoşuna giden gelişmeler oluyor. Sahaya baktığı zaman iyi sonuçlar alan (Beko Basketbol Liginin tek namağlup takımı ve Euroleague'de grup lideri) bir takım görüyorlar. Ama bence taraftar onun biraz daha ötesine bakıyor. İnşallah yanılmıyorum, ama taraftar skora değil spora bakıyor. Sahada göze hoş gelen, heyecan veren bir basketbol oynanıyor. Takımda belki süper yıldız yok, ama canla başla savaşan bir ekip var. ABD'lisi bile sanki Kadıköy'de doğmuş, doğma büyüme Fenerbahçe'li gibi herşeyini parkelerin üzerinde bırakıyor. Takımı izlerken, birbirleriyle oynamaktan zevk alan, savunma bölümünü hücum etmek kadar seven ve buna önem veren, ekstra pası yapmayı ihmal etmeyen bir ekip. Bu değişmediği süre takımın aldığı sonuçlar önemini yitirmese de, belirleyici birinci faktör olmayacaktır diye düşünüyorum.
Fenerbahçe Ülker son dört sezonda üç kez Beko Basketbol Ligini kazandı. Kaybettiği tek şampiyonlukta ise pek hoş olmayan ve kafalarda bazı soru işaretlerini bırakan bir final serisi oldu. Şu rakamlar gösteriyor ki, yavaş, yavaş Fenerbahçe Ülker, Türkiye Ligini aşmaya başlamış. Fenerbahçe Ülker bu çıkışı, Efes Pilsen'i Avrupa devi yapmayı başaran Aydın Örs ile yaptı. Körfez Savaşının çıktığı ve Amerikalıları ülkesine dönmeyen iki takımın final oynadığı şampiyonluğundan bu yana ilk kez Aydın Örs ile şampiyon oldu. O zaman Fenerbahçe tarihindeki sadece ikinci şampiyonluktu bu. Ondan sonra tatsız ve Fenerbahçe'nin gelişmesini yavaşlatan bir döneme giriliyor. Fenerbahçe seyircisinin çok sevdiği Örs'ün yerine Bogdan Tanjeviç geliyor. Kariyeri ve başarıları tartışılmaz, duruşu ve vizyonu birinci sınıf olan Tanjeviç'e Fenerbahçe seyircisi hiç ısınamadı. Bunu tabii ki her zaman Tanjeviç'in arkasında duran TBF Başkanı Turgay Demirel'i yıpratmak amaçlı bazı basın mensuplarının da körüklemesi etkiledi. O zamanlar bir ara bulunup (Burada kimin haklı, kimin haksız olduğuna da girmek istemiyorum) bugünlerde Aydın Örs-Neven Spahija ikilisi gibi Aydın Örs-Bogdan Tanjeviç ikilisi kafa kafaya verseydi, saha içinde gelinen noktaya seyirci ve camia desteğiyle daha çabuk gelinirdi diye düşünüyorum.
Ancak burada Aziz Yıldırım'ı iki açıdan da tebrik etmek lazım. Hem tüm eleştirilere ve yıpratmalara rağmen Tanjeviç'in arkasında dimdik durmayı başardı. Tıpkı Turgay Demirel gibi. İki başkanda tarihimizde, birisi kulübünün, diğeri de Milli takımın hiç elde etmediği başarılara ulaşmasını bu duruşlardan dolayı gördü. İkincisi de Aziz Yıldırım, hep ilişkiyi sıcak tuttu ve Aydın Örs'ün kırgınlığının geçmesini bekledi ve Fenerbahçe'li Örs'ün kulüpten kopmamasını sağlayarak onu basketbolun başına getirdi. Bu iki işi de başarmak hiç de kolay değildi. Tabii bundan sonra Fenerbahçe'yi daha da yukarılara götürmek için doğru yatırımlar devam ediyor. Bugün Fenerbahçe altyapısı çok iyi durumda. Erbil Eroğlu ve Can Maxim Mutaf'ı zaman, zaman A takımda izliyoruz. Bu konuda da Spahija'yı kutlamak lazım. Bilmiyorum belki alt yapıya her zaman inanan ve güvenen Aydın Örs'den de mutlaka destek alıyordur ama Tanjeviç'in bu konuda ki cesaretinin devam ediyor olması çok sevindirici. Berkay Candan, Kerem Hotiç, Rasid Mahalbasiç gibi isimleri Fenerbahçe seyircisi önümüzdeki yıllarda çok daha iyi tanıyacaktır. Burada tek bir ağabey nasihatı vereyim, “Bu çocuklar lütfen menajerlerinin kendilerine hizmet etmesi gerektiğini, onların menajerlerine değil, hiç bir zaman unutmasınlar”. Para kazanmak ile kariyer yapmak arasında fark vardır. Kariyerini doğru planlayıp, yaptığın zaman zaten para kazanılır. Bugün Ömer Aşık, Semih Erden ve Oğuz Savaş çok daha farklı yerlerde olabilirlerdi. Bu arada Aydın Örs belki düşünmüştür, ama Fenerbahçe'nin mutlaka ve mutlaka “scout sistemini” Türkiye'ye yerleştiren ilk takım olmasının da doğru yatırımlar listesinde önemli bir yeri var. Güney Amerika ve Afrika başta olmak üzere buraları, NBA'i, NCAA'i, sistematik bir şekilde takip edecek ve raporlayacak bir ekip şart. Belki uçuyorum ama gelecek Hakeem Olajuwon'ı Afrika'dan veya gelecek Manu Ginobili'yi Güney Amerika’dan bulup Fenerbahçe forması giydirmek ve kulübe gelir sağlayacak şekilde NBA'e yollamak nasıl olur?
Fenerbahçe Ülker'i geldiği noktadan çok daha ötelere taşıyacak olan diğer bir etken ise Fenerbahçe Ülker City'nin içinde yer alacak olan Ataşehir'deki Fenerbahçe Ülker Arena. Efes Pilsen Avrupa'yı titretirken, Türkiye'nin takımı olmuşken dilimizde tüy bitti (İsmet Badem ile birlikte) lütfen salonunuzu, müzenizi, spor kompleksinizi yapın diye. Şimdi bakın gelinen noktaya! Fenerbahçe Ülker'de Avrupa'da Efes Pilsen'in elde ettiği başarıların hiç birisi yok. Ancak bu gidişle kapasitesi 12.500 olan bu modern ve NBA standartlarını yakalayan salon belki de yetersiz kalacak. Belki de bazı maçlarda orada tüm Fenerbahçe seyircisi gelsin aynı ortamda maç seyretsin, bütünleşsin ve pozitif enerji yaratsın diye dev bir sinema salonu benzeri bir organizasyonla maça giremeyenler maçı hemen salonun yakınında izleyecek. Fenerbahçe Ülker Arena diğer doğru yatırımlarda sürdüğü sürece Fenerbahçe'yi Avrupa'nın zirvesine taşıyacaktır. Belki biraz Buzz Lightyear vari olacak, ama ötesine bile diye düşünüyorum. Nedir ötesi? NBA Avrupa'ya geldiğinde İstanbul'da bir takımın Türkiye'yi NBA'de temsil etmesi. Biliyorum 12.500 kişilik bir salon, ne kadar mükemmel olursa olsun bu hayalin gerçekleşmesi için yeterli olmaz. Ama çakıl var, kum var, çimento var, su var, çelik var, yani pastayı yapacak malzemeleri bulmak kolay, pastadan keyif alacak çok sayıda taraftar olduktan sonra.




