Epeydir yazı yazmadım. Milli Takımın hazırlık maçları vesilesi ile hem milli takım, hem,de basketbolumuzla ilgili tek taraflı sohbet edelim dedim kendi kendime.
Milli takımın hazırlık maçlarını hep beraber seyrettik. Yorumcular, seyirciler, basketbol emekçileri, bu işten para kazanan meslek mensupları, herkes çeşitli değerlendirmelerde bulundular. Takım hazır, yok hazır değil. Eksikler çok, vakit yok. O olsaydı, bu olmasaydı. Eski jenerasyon, yeni jenerasyon. Gençler oynasın, yok oynamasın. Antrenör şöyle, yardımcıları böyle. Bu şampiyona mühim, hayır değil, ileriye hazırlanalım. Yorumlar uzar gider…
En sondan başlayalım. Tabii ki her şampiyona basketbolumuz ve ülkemiz için ayrı öneme sahiptir. Hiçbir zaman “bu seneyi pas geçelim de ilerisi için uğraşalım” görüşünü benimsemememiz gerekir. Bu şampiyona çok önemlidir, en iyi neticeyi almak için yapılması gereken her şeyi yapmak gerekir. Ancak ezeli hastalığımız olan, iyi netice alınırsa “dünyayı titrettik” kötü neticede ise,“büyük hüsran” değerlendirmeleri yapmamamız lazımdır. Bu şampiyonayı en iyi şekilde geçirirken, geleceğe dönük yatırımları da aynı ciddiyetle değerlendirmek lazımdır. Bu hazırlık maçlarında gördüğümüz gibi, devşirme Emir Preldzic ve iki Kerem ile genç Cedi Osman'ın beraber oynamasını hem bu güne, hem de yarına verilen önem olarak düşünülüyor diye olumlu değerlendiriyorum.
Diğer bir konu da şu! Senelerdir özlediğim görüntü olan oyuncularımızın başında bir Türk antrenör ile mücadele içindeyiz ki, bu şampiyonada alacağımız netice ne olursa olsun benim için Ergin Ataman şimdiden başarılıdır. Neden başarılıdır? Çünkü öncelikle Milli Takımın baş antrenörü olabilmeyi başarmıştır. Son 12 seneyi düşünürsek az buz bir şey değildir.
Bugünü düşünerek ve kısıtlı oyuncu portföyünü de göz önünde bulundurarak ve çok yaşlı demeyerek iki Keremi, yarını düşünerek de Cedi Osman'ı göreve çağırmış, hazırlık maçlarında netice almaya çalışmaktan çok, takımı oturtmaya gayret etmiştir. Bakalım göreceğiz, bu işe gönül verenler ve yönetenler Ergin Atamanı turnuva sonunda hangi kriterlere göre değerlendireceklerdir. Olası istenmeyen bir sonuçta, Türkiye'de senelerdir bütün spor dallarında görev yapan yabancı antrenörlere tanınan abartılı kredi ona da tanınacak mı , yoksa kıyıma mı uğrayacak? Göreceğiz. Nedense bizim bilenlerimiz en baba Türk antrenöründen daha iyi bilir ve onun şahsına zincirleme nasihat yazıları yazarken, en abes teknik hataları yapan yabancılar için “bir bildiği var” derler. Ya da bizim senelerdir sürekli uyguladığımız, oynanan oyuna basit teknik müdahalelerden birisini yapan yabancı koça sanki kansere çare bulmuş muamelesi yaparlar, nedenini hiç anlamamışımdır. Neyse bu konulara fazla dalmayalım, büyüklerimiz daha iyi bilir deyip geçelim.
Sakın ola ki yabancı düşmanlığı yapıyorum, Ergin Ataman'ı da babamın oğlu (yani kardeşim) sanmayın. Her zaman savunduğum şey aynı. Madem ki profesyonel basketbolumuz var, mademki sürekli teknik adamlar yetiştirmek için yırtınıyoruz ve bu işe soyunmaları için gençleri teşvik ediyoruz… O zaman önce bu arkadaşların mesleki geleceklerini garanti altına almamız lazım. Önce kendi çocuğunu okutacak, eğitecek, iş sahibi yapacak ve geleceğini garantiye almaya çalışacaksın. Yoksa, “evladım sen benim çocuğumsun ama komşunun çocuğu senden daha tatlı, daha akıllı ben senin yerine ona iş arayayım, sen de kendi başının çaresine bak” diyen bir babaya ne denir.Neyse en azından inşallah bu defa Ergin Ataman kararı genç antrenörler için özendirici bir durum oluşturur. (Bu arada basketbolumuzu Avrupa'da en üst düzey kategoride temsil eden kulüpler ve bu işe büyük yatırım yaparak en üst dereceleri hedefleyen ve Avrupa çapında teknik adamlarla anlaşan, bir, iki kulüp için bu yazdıklarım geçerli olmayabilir. Temenni ederim ki, ileride onlar da, öz kaynaklarımızdan daha çok faydalanabilsinler).
Yine çok uzattık. Gelelim hazırlıklara. Seyrettiğimiz son maçlardan sonra bende oluşan kanaat ile son 50 seneden bu yana basketbolumuzun geçtiği çeşitli dönemleri kafamda birleştirdiğim zaman, şöyle bir değerlendirme şekillendi. Tabii tümü kendi fikirlerim ve beni bağlar. Uzun seneler önce Türkiye'deki takımların hemen hepsi, 2-1-2 zone savunma yapar, hücumda ise yavaşça yerleştikten sonra 30 saniye süren set oyunları ile sayı bulmaya çalışırlardı. O zamanlar bir Türk ekolu bulma derdimiz yoktu çünkü oynanan ve bilinen buydu, herkes her zaman aynı şeyleri yaparlardı. Daha sonraları oyun daha süratlendi, hızlı hücum ve adam adama savunma basketbolümüze yerleşti. Bu sefer herkes adam adama savunma ve hızlı hücum oynamaya başladı, doğal olarak Avrupa basketboluna daha bir yaklaştık. 70'li yıllarda rahmetli basketbol büyüklerimizden Sn. Rüştü Yüce tarafından ABD'den Türkiye'ye tam saha baskılı savunma anlayışı ithal edildi. Bu sefer hemen her takım bu yönde çalışmalar yaptı ve hatta bilenler hatırlayacak, rahmetli Aydan Siyavuş ve ekibi Kadıköyspor bu tam saha baskıyı nerede ise tüm maç yaparak 18 yaş ortalama takımı ile birinci Türkiye liglerinde sansasyonel neticeler aldı. Daha sonra “guardın kadar konuş” sözcüğünü yerleştiren “Naumoski” stili oyun dönemi geldi. Yine bütün takımlar Efes Pilsen, bütün guardlar “Naumoski” oldu ve uzun seneler bu şekil gitti. Hücum süresinin 24 saniyeye inmesi ile birlikte topu kısa sürede potaya atma mecburiyeti oluşunca, uzun hücum setleri, yerini süratli koşuşturma ve çabuk sonuçlanan setlere bıraktı. Hatta bunun sonucu olarakta iş sürekli penetre pas şekline dönüştü ve bütün takımlar bu işi benimseyerek yine uzun süre bu şekilde oynadı. Bugün artık oyuncuların atletik kaabiliyetleri ve fizikleri o kadar gelişti ki, bu yüzden bire bir adam geçip savunmayı eksiltmek pek zor hale geldi ve mutlaka screen yapan oyuncu yardımı ile hücum, yani pick and roll dediğimiz ikili oyunlar iyice gelişerek basketbol hücumundaki olmazsa olmazlar bölümünü teşkil etti. Bu gün gelinen noktada, bila istisna bütün takımlar nerede ise maçın tamamına yakını hücumda sağdan pick and roll, soldan pick and roll oynamaya başladı.
Buraya kadar, hikaye anlatır gibi, kahve sohbeti üslubu ile, geçmişi, üstün körü kendi gördüğüm gibi anlatmaya çalıştım. Aslında sıkı bir inceleme ile, ders kitabı olabilecek bir konu. Belki ileride yazılır, belki de yazılmıştır ben bilmiyorum.
Bunları niye anlattım?
Sebebi, milli takımın maçlarını seyrederken hemen herkesin de dikkatini çekmiştir, milli takımın oyunu, yukarıdaki paragrafın sonunda anlatılan, “gelinen son nokta”nın sahadaki görüntüsü olduğu için. Görünen, milli takımımızın çok fazla , hatta usandırıcı şekilde pick and rollere dayalı bir oyun sistemi içerisinde oynadığı idi. Pick and roll dışında temel kural olan screenler etkisiz, screen kullananlar ise uzak ve savunmalı çıkışlarla etkisiz, bire bir hücumda ise hemen hiç yokuz. Oyuncularımızın bire bir hücumu bir şekilde başarmaları gerekiyor. (Türkiye'de bire bir adamını nerede ise yürüyerek geçen en önemli oyun kurucumuz Tutku ise, nedeni bilinmez, senelerce Milli takıma alınmamış, şimdilerde ise çok sık sakatlandığı için eski performansını sergileyemez endişesi ile olsa gerek milli takımda yok. Yanılıyor muyum bilmiyorum ama bire bir adam geçerek ortaları karıştıran oyun stili ile bir tek “Cedi Osman”, biraz da “Ender” var.) Aksi taktirde iyi bir savunma karşısında 24 saniye çok çabuk tüketiliyor. Bu yüzden milli takımın hücum şeklini biraz çeşitlendirmeleri gerekiyor diye düşünüyorum. Mesela iki uzun oyuncunun daha çok topla buluşarak, hem içeride birbirleri ile paslaşarak, pota altını zorlamaları gerektiğini, hem de içeri dışarı oynayarak savunmayı rotasyona zorlayarak dış atış bulma olanaklarını zorlamalı diye düşünüyorum. Bir de şu 3 sayı çıktığından beri, millet olarak kültürümüzde artık her konuda yer almış olan kolay elde etme alışkanlığı, basketbolumuza da yerleşti diye düşünüyorum. Çok uğraşarak potaya en yakın mesafede en uygun atışı seçmek yerine, “iki üçlük atar ve rahatlarız” düşüncesi hep aklımızın bir köşesini işgal eder oldu. Oynayanlar da , seyredenlerde hep beraber bu şekilde düşünür olduk .
Pek hazır görünmemelerine karşın, ben yine de Milli Takımımızın şampiyonada iyi mücadele ederek iyi bir derece almalarını bekliyorum ve temenni ediyorum. Şöyle her şeye kısa kısa değinmeye çalıştık. Bir daha ki sefer de savunmadan bahsederiz.
Yine yazı çok uzadı. Çok uzun olunca kimse okumuyor. Kısa olunca da yazı pek havada kalıyor, ağırlığı olmuyor. Bu nedenle zaman zaman çeşitlemeler yazarak düşüncelerimizi paylaşırız.
Her zamanki gibi beğenenler yazının sonunu getirir, beğenmeyenler ise zaten başka bir yeri tıklamışlardır bile.
Daldan dala atlayınca yazının başlığı konusuda karar veremedim. Size zahmet bir başlık koyuverin…