Ömer Araz ile 2001'deki Avrupa Basketbol Şampiyonası'ndan sadece 3 ay sonra bir araya gelmişiz. Keyifli sohbette, bugünkü şampiyonayla ilgili çarpıcı benzerlikler yer alıyor ve adeta bugüne ayna tutuyor. Bu röportajı okuyunca 2001'den bu yana milli takımımızdaki değişiklikleri ve benzerlikleri göreceksiniz.
-Şampiyonanın üzerinden üç aydan fazla zaman geçtikten sonra, biraz daha soğukkanlı biçimde Milli Takım’ın Avrupa ikinciliği derecesini değerlendirirsek neler söyleyebilirsiniz?
Araz: Alınan derece başarılı bir derece. Ancak “Doğru yerde miyiz? Dünya basketbolundaki yerimize baktığımızda Avrupa ikinciliğini hak ediyor muyuz?” sorularını tartışmalıyız. Elimizdeki imkanı ve şansı çok iyi kullanarak bu dereceyi elde ettik ama henüz o dereceyi hak etmiş durumda değiliz.
-Almanya ile Yunanistan arasındaki farklar nelerdi?
Araz: Yunanistan'da topyekün bir basketbol hamlesi yapıldı. Basketbol ülkede birinci spor haline geldi, Almanya öyle değil. O sırada ABD'de oynayan Almanlar'ın katılımıyla taşlar yerine oturdu, biraz da FIBA'nın yardımıyla şampiyonluğa ulaştılar.
-Peki bu başarıyı devam ettirebilmek, bir ekol oluşturabilmek için neler yapılmalı?
Araz: Bizim ekolümüz Hidayet'in savunma ribaundunu alıp, kimseye pas vermeden tüm sahayı geçmesi ve 8-9 metreden şut atması olamaz. O ne cesaret ne de başka bir şey. Tamamen egoyla atılan bir şut. Mesela Almanya takımı için de bir ekolden bahsedemeyiz. Başarılı uzunların yanına Mithat Demirel'i ekleyerek buraya kadar geldiler. Ekol olup olamayacağımızı da gelecekte göreceğiz. Turnuva boyunca bir basketbol felsefesiyle oynayamadık.
-Peki nasıl bir ekol olabiliriz? Kime daha çok yakınız?
Araz: Aydın Örs'le gelen topu kontrollü kullanıp az top kaybı yapma anlayışıya Fransa ve İtalya ekolüne ters düşebiliriz. Başarılı ribaundçulara sahip olmamıza rağmen, bunun sonrasında hızlı çıkmak yerine top kaybı yapmamak adına tempoyu düşürüyoruz. Bunu yapmadığımız zaman ortaya heyecan verici bir basketbol çıkıyor. Hüseyin fast-break'i bitiriyor. Eğer bu aşamayı kaydedersek, çok güzel bir basketbol oynayabiliriz. Burada bir kimlik arayışı içindeyiz. İki düşünce arasında kesin kararımızı vermiş durumda değiliz.
-Milli Takım'ı teknik olarak incelersek, şampiyona boyunca “Kerem kötü oynadı” dışında ciddi bir eleştiri yapılmadı, yapılmasına da izin verilmedi.
Araz: “İzin verilmedi” pek doğru bir ifade değil. Orada eleştirinin niyetine bakmak gerekiyor. Ben “pozitif enerji üretelim” diyerek bir misyon aldım ama en büyük eleştiri yapanlardan biri bendim. Bu takım ilk maçta kime faul yapacağını, kimin daha kötü faul attığını organize edememişti. Sahada tam bir karmaşa vardı. Bunu yazımda belirttim. Bundan daha büyük eleştiri var mı? Orada eleştirinin iyi niyetle yapılmış olması önemli. Sadece ön plana çıkmak isteğiyle eleştiri yapanlar da oldu. Oynanan basketboldan hiç memnun değildim. İntihar atışları girmeseydi burada olmayacaktık. En üçlük bağımlısı takım bizdik. Aydın Ağabey yerinde oyuncu değişiklikleri, tempoyu ayarlama ve hücum organizasyonları konularında geçmiş dönemdeki Aydın Örs performansından çok uzaktaydı. Attığımız ve yediğimiz sayılar bunu gösteriyor. Aydın Örs'ün takımları her zaman attığından ciddi boyutta az sayı yemiştir. Bu turnuvada bunu göremedik. Sert savunmalar yaptık, zaman zaman takım olabildik ama kötü hücum ettik.
-Oyuncu seçimi konusunu biraz daha açarsak, siz kimleri görmek isterdiniz oyun kurucu pozisyonunda?
Araz: Cüneyt Erden ve Hakan Köseoğlu. Milli Takım yetkilileri bu kadroyu 30 kişi arasından seçtiklerini söylüyorlar ama o 30 kişi arasında Cüneyt hem var hem de yok.
-Son Milli Takım maçları sırasında da Orhun, Hidayet ve Harun'un yokluğu eksiklik olarak gösteriliyor. Bu nasıl bir anlayıştır? Orhun 40 yaşına kadar Milli Takım'ın oyun kurucusu mu olacak? Hidayet eksiklikse, niye NBA'e oyuncu veren diğer Avrupa ülkeleri “Bizde de Nowitzki yok, Kukoc yok, Stephania yok, Nesterovic yok” demiyorlar? “Geleceğe yatırım yapıyoruz” denen bir ortamda, Harun'un 2003'deki şampiyonada oynayacağı kesin mi ki de sakatlığı bir eksiklik olarak gösteriliyor?
Araz: Başta söylediğimiz devamlılık konusuna geliyoruz. Yeni isimlerle kadroyu yeni baştan kurabilmeliyiz. Bu oyuncular eksiklik olarak gösterilebilir mi? Bu takımda oynayabilme şansı olan birçok basketbolcu var. Niye bu oyuncuları yetiştirmiyorlar, oyuncuları bu yönde kanalize etmiyorlar? Alttan gelen heyecan verici isimlerin başında olan Muratcan Güler'i önümüzdeki 4-5 sene Milli Takım'da göremeyeceğiz gibi düşünüyorum. Çünkü Milli Takım yetkilileri ona yeterince konsantre olmuyorlar.
-Acaba Yugoslavya'nın bizi yenmesi basketbol adaleti açısından isabetli miydi? Kadrosunda bu tip üst düzey turnuvalarda üst düzey sonuçlar alan birçok oyuncuyu barındıran bir takıma karşı, daha ilk Avrupa finalimizde şampiyon olamadık diye dövünmek ne derece doğru? Sonuçta yere göğe koyamadığımız Hidayet'in rakip takımdaki Stojakovic'in yedeği olduğu gerçeğini gözden kaçırmamak gerekiyor.
Araz: Burada Haluk'un bir önceki Avrupa Şampiyonası çeyrek finalinde son saniyede kaçırdığı şuta geliyoruz. “İyi ki kaçırmışız, bizi buraya hazırladı” dedik. “Keşke kaçırmasaydı” dediğimiz gün de vardı. Ama en azından bize neleri yapabileceğimizi gösterme fırsatı verdi. Bu sefer de öyle oldu. Bu oyun bizi finale kadar getirdi ve bir dünya deviyle final oynama şansını yakaladık. “Onların karşısında bir şeyler yapabilir miyiz?” sorusunu sorduk kendimize. Bana sorarsanız, bundan sonra daha büyük bir tehlike bekliyor bizi. Orhun, Harun bıraktıktan sonra takımın insanlık omurgası gidiyor. Altyapısı, kültürü olmayan bir jenerasyon var burada. Bundan birkaç sene önce kendisinden iki yaş büyük birisine “ağabey” diyenlerin yerine, soyunma odasında “N'aber yaa!” diye dolaşan oyuncular var. Dolayısıyla omurga bozulabilir. Bunu engellemesi gereken idari kadro. Ama onlar başka işlerle uğraşıyor. Bizi daha büyük bir tehlike bekliyor. Gençler, basketbolcu olmak uğruna öğrenimlerini bırakıyorlar. Mesela Hidayet böyle bir örnek. Onun mutlaka kendisini eğitmesi, belki de dışarıdan profesyonel yardım alması gerekiyor.
-Yeri gelmişken, üzerinde durulması ve sonuna kadar alkışlanması gereken bir noktadan da bahsetmek gerekiyor. Aydın Örs, Çetin Yılmaz, Tolga Öngören ve Murat Özyer'den oluşan bir teknik ekip kurmak pek de kolay bir iş değil. Hele Türkiye şartları göz önüne alındığında bu dört önemli ismin sorunsuz bir biçimde, herkesin katılımcı olduğu bir ortamda çalışmaları harika bir durum.
Araz: İlk defa yapılan ve en çok alkışlanması gereken olaydı bu. Üstelik bu isimler paylaşımcı gözükseler de, hepsinin de egosu yüksek. Buna rağmen bir araya gelmeleri alkışlanmalı. Burada en önemli etken olarak Aydın Örs'ü görüyorum. Örs böyle bir takım çalışmasına müsaade etti. Aynı idarecilerin yönetiminde 1993'den beri her şampiyonaya farklı antrenörlerle gittik ama bunların hiçbiri böyle bir ekip çalışması yapmamıştı. Aydın Örs, Efes Pilsen'de elinde imkan ve yetki varken bile bunu yapmadı. İnsanların içinde bulunduğu durum da buna müsaade etti aslında. Mesela Çetin Yılmaz herhangi bir kulüpte çalışıyor olsaydı, böyle bir birliktelik olmayabilirdi. Tek sorun, Federasyon'un bu insanlar için profesyonel bir organizasyon yapamamış olması. Çetin Yılmaz’a ilk görüşmede “Para veremeyeceğiz” denildi. Sonra ona bir şekilde imkan yaratıldı ama Tolga ve Murat bu işi gönüllü olarak yaptılar.
-Organizasyona gelecek olursak birçok problemle karşılaşıyoruz. En basiti, “12 Dev Adam” sloganı bile sponsorun bulduğu bir fikirdi. Eğer sponsorla son dakikada bir anlaşma yapılmamış olsaydı ve “12 Dev Adam” projesinin rüzgarı arkamıza alınmasaydı, halkın ilgisi yine bu boyutlarda olabilir miydi?
Araz: Projeleri bekletince birçok zamanlama hatası yapıldı. Mesela sponsor anlaşması krizlerden önce yapılmış olsaydı, çok daha fazla para kazanılabilirdi. 10 liraya satacağımız şeyi 1 liraya satmak zorunda kaldık.
-Peki topu potaya atma konusunda ilerleme kaydediyor muyuz?
Araz: Adı üstünde, “profesyonelliği” anlamıyor ve zorluk çekiyorlar. Hidayet A takıma çıktığı ilk sene, bir karşılaşmada formasını içine sokmadığı için maç içerisinde hakem tarafından tam altı kez uyarıldı. Şimdi NBA'de formasını dışarı çıkartamıyor!





