Rüya gibi geçen bir şampiyonayı geride bıraktık. Devletimizin en tepesinden, en az sorumluluk alan gönüllüye kadar herkese teşekkür etmek gerekiyor. Dünya İkinciliği çok büyük bir başarı. ABD ile ‘Altın Madalya’ için final oynamak ise gerçek bir rüyaydı. Maç günü sabaha karşı ancak yatabilen ve 24 saat önce Sırbistan gibi bir devi kemik seslerinin geldiği bir maçta yenen bir takımın altın için yaptığı mücadeleye en az bir gün dinlenerek çıkmayı hak ettiğini düşünüyorum, ama o başka bir yazı. Böyle bir organizasyonu bu kadar güzel ve kusursuz gerçekleştirmek, çıtayı bu kadar yükseltmek ileride Olimpiyatlara ev sahipliği yapmak adına atılan ‘DEV’ bir adımdır. TBF Başkanı Turgay Demirel ve ekibi, yorgun olmadıklarını, fazla yıpranmadıklarını, her türlü zorluğun üstesinden gelebilecek tecrübeye, birikime, yaratıcılığa ve vizyona sahip olduklarını ve daha nice başarılara imza atabileceklerini gösterdiler. Hepsine teşekkürler.
Niyetim kimseyle at koşturmak değil. Hele hele büyük bir ustayla asla. Zaten koşturmam mümkün değil. Sayın Hıncal Uluç ben Türkçe’yi tekrar öğrenmeye çalışırken, spor sayfalarında ses getiren yazılar yazıyordu. Ancak Fotomaç’ta “Gerçekleri Görelim” adlı söyleşisinde bazı görüşleriyle aynı fikirde olmadığı ve üzülerek okuduğumu belirtmem gerekiyor. Ayrıca doğru olan gerçekleri görmenin de bir zamanı vardır, böyle bir başarının tadını önce çıkartsak daha iyi olmaz mı diye düşünüyorum. Şimdiki birkaç cümle Sayın Uluç için kesinlikle değil, ancak 13 Eylül sabahından beri kafamı kurcalıyor. Takım sporlarına baktığımızda tarihimizin en büyük sportif başarısında aramızda niye mutsuz olanlar var? Ne zaman bir başarıya imza atsak, hemen o başarıyı küçümsemeye başlıyoruz, aşağı çekmeye çalışıyoruz, neden başardığımıza dahil bahaneler üretiyoruz?
Sayın Uluç ile iyi bir kura çektiğimizde hem fikir olmakla birlikte, bazı çok önemli oyuncuların olmadığının da altını çizerek, son iki maça kadar “Ciddi rakiplerle oynamadık” ve “Olabilecek en zayıf rakiplerle oynadık” sözlerine katılmıyorum. Finale kadar giden en kolay yol şüphesiz ABD’nin yoluydu ve onlar da bu avantajı, yarı finallerde de erken maçı oynamakla birleştirerek altın madalya maçına bizde çok daha diri geldiler. Türkiye final maçına namağlup geldi ve yendiği takımlar arasında son Eurobasket 2009’da yenildiği Yunanistan, Rusya, Fransa ve Slovenya gibi rakipler vardı. Polonya’da son saniyede yendiğimiz Sırbistan’ı yine son saniyede yendik. Sırpların 2001’de finalde hem de evimizde gördükleri İspanyol ve Fin yardımını, 2002’de Arjantin’in hakkı olan altın madalyayı Yunan hakemin desteği ile nasıl aldığını yaşamış birisi olarak Kerem Tunçeri’nin ayağı çizgideymiş, değilmiş gibi konulara da hiç girmeyeceğim. Hakemler konusunda Sırpların da Yunanların da şikâyet edecek hakları olmamaları gerekir. Bizim hakemler canımızı yaktığında – ki 2002 yılından bu yana yaktıkları çok sayıda maçta var – biz neden aynı tepkiyi göstermiyoruz? Şunu bir anlasam! Neyse; oynadığımız bazı rakiplere göz atalım.
Yunanistan, 2009 Eurobasket’te Avrupa üçüncüsü olup, bronz madalyayı alırken, hem Theodoros Papaloukas hem de Dimitris Diamantidis kadroda yoktu. Bu nedenle Türkiye’nin yendiği Dimantidis’li Yunanistan’a sadece Papaloukas yok diye kötü veya zayıf bir takım demek ilginç değil mi? Mukayese edildiğinde Avrupa Şampiyonaları’nda kolay maç yoktur. Dünya Şampiyonaları’nda veya Olimpiyatlarda zayıf rakipler karşısına çıkabilir bir takımın. Ancak Avrupa Şampiyonaları’nda bir veya iki takım dışında kolay maç yoktur. Durum böyle olunca, o zaman Yunanistan’ın Avrupa Üçüncülüğü, Papaloukas ve Diamantidis’siz olabiliyor? Demek ki Yunanistan zayıf değil. Bu şampiyonada iyi durumda olmayabilirler, ama bu kadronun kalitesinden kaynaklanmıyor.
Rusya, 2007 Eurobasket’te finalde İspanya’yı evinde yenerek Avrupa Şampiyonu olmuş bir takımdır. 2010 FIBA Dünya Şampiyonası’nda yer alan Rus Milli Takımı’nın o takımla aynı güçte olduğunu savunacak değilim. Andrei Kirilenko ve Viktor Khryapa, Rusya adına çok önemli iki oyuncudur. Kirilenko, Rusların en fazla apolet takmış oyuncusudur. Tıpkı Utah Jazz’de oynayan takım arkadaşı Mehmet Okur’un da en fazla apolet takmış Türk oyuncu olduğu gibi… Memo da Engin Atsür de çok önemli iki oyuncumuzdur ve ikisinin de aşil tendonu koptuğundan dolayı 2010 FIBA Dünya Şampiyonası’nda forma giyememişlerdir. ABD’den gelen önemli bir konuğum, “Final maçında Okur olsaydı durum farklı olurdu. Çünkü o oyunculara karşı oynamaya alışık ve onlardan çekinmezdi” dedi. Buna ne kadar katılırsanız katılın, Memo ve Engin’in sakatlıkları da dışarıdan bakanların, “Türkiye daha güçlü olabilirdi” yorumunu yapmasına neden oluyor. Tıpkı bizim diğer takımlar için yaptığımız yorumlar gibi… Ancak o formayı giyen çocuklarımız öyle bir performans sergilediler ki Memo ve Engin’i hiç aratmadılar. Bu da onların başarısıdır. Tıpkı Kevin Durant ve takım arkadaşlarının ağabeylerini aratmadığı gibi.
Slovenya, 2009 Eurobasket’te Avrupa Dördüncüsü olmuş ve Polonya’da Milli Takımımızı yenmeyi başarmıştı. O takımın en önemli üç oyuncusundan birisi olan Erazem Lorbek, Türkiye’de yoktu. Ancak karşımıza çıkan Slovenya Milli Takımı’nda Polonya’da sakat olan Goran Dragiç, 2010 FIBA Dünya Şampiyonası’nda vardı. Slovenya maçını mükemmel oynadık ve rahat kazandık. Slovenya, bizim maça gelene kadar sadece bir maç kaybetti ve o da ABD karşısındaydı. ABD’nin ödünü kopartan Brezilya’yı da yenerek grubu ikinci sırada bitirdiler. Slovenya’ya “Zayıf” veya “Ciddi rakip değil” demek örnek alınması gereken bu minicik ülkeye büyük haksızlık yapmak demektir.
Fransa’ya değinmeyeceğim, çünkü Tony Parker, Joakim Noah, Rodrigue Beaubois ve Mickael Pietrus çok önemli NBA oyuncuları ve bu şampiyonada Fransa’nın görüntüsünü değiştirebilirlerdi. Yine de üç tane önemli NBA oyuncusu olan bir takıma “Zayıf” dersek, kadroda bulunan isimler arasında sadece iki oyuncusu NBA’de forma giymiş Türkiye ne oluyor?
Sayın Uluç’un bir de Tanjeviç ve üç genç uzunumuz ile ilgili görüşlerine şaşırdım. “Fenerbahçe Ülker’de Tanjeviç, kötü Amerikalıları oynatarak Oğuz Savaş, Semih Erden ve Ömer Aşık’ı oynatmadı ve bu yüzden ABD karşısında bu çocuklar yetersiz kaldı” yorumuna katılmak elde değil. Bir kere Fenerbahçe’de sadece iki Amerikalı vardı: Tarence Kinsey ve Lynn Greer… Bu iki oyuncunun yakından uzaktan pivot pozisyonu ile alakaları yoktu. Daha önce NBA’de forma giymiş bu ‘kötü’ oyuncular da süre alsın diye Tanejviç çırpındıysa, bu süreler üç Türk pivotumuzun sürelerinden gelmedi. Zaten Fenerbahçe taraftarının Tanjeviç’e yönelttiği en büyük eleştirilerden birisi, takıma kariyerli ve tecrübeli yabancı bir pivot almamasıydı. Tanjeviç bu üç oyuncunun önü tıkanmasın diye bu eleştirileri hep göğüsledi ve ısrarla yabancı pivot almadı. Takımın diğer yabancıların oyun kurucu Roko Ukic ve pivot Gasper Vidmar (yönetim tarafından kadroya alınmayan Ömer Aşık’ın yerine) ise play-off’lardan kısa bir süre önce getirildi. Takımın diğer iki yabancısı Emir Preldzic ve Gordon Giricek de pivot değillerdi. Eleştirilen Tanjeviç, Oğuz’u ortalama 18:13 dakika, Semih’i ortalama 21:08 dakika ve sakatlanana kadar da Ömer Aşık’ı 20:26 dakika oynattı maç başına. Diğer yabancıların aldığı süreler ise Ukiç (26:59), Kinsey (23:47), Preldzic (23:11), Greer (19:49), Giricek (17:15) ve pivot olan Vidmar (14:51). Özetlersek, Tanjeviç bu üç genç kardeşimize kol kanat gerdi. Süreler ortada… Bu oyuncular, menajerleri veya akıl hocaları bu fırsatları yeterince kullanamadıysa burada suç kimde?
Son olarak ise Efes Pilsen’in Final Four oynadığı sayı bir değil ikidir. Altı kez Euroleague’de çeyrek final oynayan Efes Pilsen Final Four’da iki kez üçüncü olmuştur ve bunlardan birisi Euroleague’de, diğeri de Suproleague’dedir. Ayrıca Efes Pilsen, Koraç Kupası’nı kazanmış ve Avrupa Kupası’nda da final oynamıştır.



