Maç başlamadan önce, “Acaba bu Fransızlar da Yunanlılar gibi kulvar seçip ABD’den mi kaçtılar” diye düşünüyordum. Öyle ya: “Geç Türkiye’yi, yürü yarıfinale kadar” demiş olabilirlerdi. Koç Collet’nin demeçleri de bizi yumuşatmaya yönelik psikolojik taktikler miydi acaba?
Ancak.. Maç başlayınca anladım ki eğer elindeki oyun kurucuların buysa, Türkiye’yle eşleşmeyi istemek delilik olurdu. Fransız takımının 1 ve 2 numaralı pozisyonunda oynayan oyuncular bizimkilerin karşısında o kadar aciz kaldılar ki bir ara forvet Diaw oyun kurucu rolüne soyunmaya kalktı. Ve fısladı elbette. İlkyarı skoru (45-28) ve Fransızların bu bölümde yaptığı top kaybı sayısı (11) bu tabloyu açıkça ortaya koyuyordu. Bu savunma gayretini bir de Hido’nun yüksek yüzdeli oyunu eklenince ikinci yarı başında hafifçe arkaya yaslandık. Bu maçı kaybetmeyeceğimiz ikinci yarının 3. dakikasında belli oldu. Zaten bu dakikadan sonra Fransızlar da önce edilgen bir alan savunması, sonra da yalancı bir tam saha presi yaparak ruhu teslim ettiler. Üçüncü periyodun sonuna 71-45 önde girdik.
Gerisi daha da kolay oldu. Ne demişler: Eğer oyun kurucun yoksa takım olamazsın. Nasıldı o fıkra? Eğer uçmayı bilmiyorsan, pilota küfür etmeyeceksin.





