Türk Koleji’nden kulüp idmanlarına yetişmek için son dersten binbir numarayla kaçılan, salona varabilmek için 1 saat otobüsle geçilen Hatay-Bornova yolları….
Onun için basket topuna uzanan yoldu.
Kabına sığmayan çocuğun yaramazlıkları için bir disiplin gerekiyordu. Bu disiplinin atölyesi de Karapınar’daki yazlığın derme çatma potasıydı.
Ortasonda lise takımında oynarken hedefinin ne olduğunu ancak kulüp takımı ile Türkiye Şampiyonsı’na gidince fark etti.
Yaramazlık ettiği için basketbol oynuyor, oynadıkça turnuvalarda parkelerle tanışıyordu. Yazlıktaki beton zeminin yerine basbayağı bir basketbol atmosferi alıyordu.
Yaşıtlarından toraman ama çelimsiz oluşu forvet ya da pivot pozisyonlarında takımda yer bulurken tembelliğini şutlarıyla kapatıyordu.
6 sene bu periyotta geçen hayat artık seçim yapmaya zorlamıştı. Fen Lisesi’ndeki derslerin orantısız baskısı sepet topu mu yoksa dersler mi sorusunu artık kaçınılmaz bir tercih olarak önüne çıkarmıştı. Çoktan seçmeli bir sınavdı ama bu aşktan kopamıyordu.
Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bayan Takımı ile zorlu birliktelik basketbol yaşamını uzatmalara taşımıştı. 1. ligdeki şampiyonluk ardından zaferin getirdiği rehavet ve 2. lige düşüş… Ardından 2. lig şampiyonluğu.
Ve babanenin ‘kızdan topçu olmaz’ sözleri yirmili yaşların henüz ilk yıllarında İzmirli genç kızın kulaklarında çınlamaktan çıkıp yolun sonuna geldiğini işaret ediyordu.
Ama bitmedi o tutku, İzmir Üniversite Oyunları’nda basketbol takımları ve FIBA Bayanlar Avrupa Şampiyonası takımları için rehberlik yaparken bir de bakmıştı ki basketbol topu çoktan elinden gitmişti. Ayrılığın bu kadar hızlı olacağını bilseydi oflayarak puflayarak gittiği idmanlara kan ter içinde koşardı. Artık basketbol oynamıyor, İzmir’de de değil.
Karapınar’daki yazlıkta başladı ortaokul lise ve üniversitede top peşinden koşturdu artık basketbolun izleyicisi.
Ve şu andan itibaren de haddi olmadan bir şeyler karalayan yazar adayı.
Merhaba basketdergisi!



