Barcelona gibi zor bir rakibi evinde yenerken harcadığı enerji sonrası, bir hafta önce Real Madrid’i geriden gelip mağlup eden Paris’e gittiğinde, kaybettiğin bu enerjiyi arayacağın net…
Üstüne üstlük Devon Hall gibi bu takım için ‘ana unsur’ olan bir oyuncunun yanı sıra, uzun rotasyonunda iyi kötü katkı veren Bacot da yok… 27,5 dakika oyun senin istediğin gibi değil, rakibin arzu ettiği gibi akıyor… Daha ilk yarıda rakibe hızlı hücumdan – ki en sevdiği, en çok kovaladığı şey de bu – 15 sayı üretme imkanı tanıyorsun… Üçüncü periyoda da yine Paris’in tam da hedeflediği biçimde, ribaund üstünlüğünü vererek ikinci şans toplarıyla momentumu elinde tutmasına izin vererek giriyorsun…
Normal bir takım olsa, bu noktada teslim bayrağını çekip, rakibin – özellikle de dün en çok takdir edilmesi gereken, daha önce hiç böylesine etkili şekilde sahaya yansıtmadığı – ‘savunma direncine’ şapka çıkarıp pes etmek makul görülebilirdi. Ama işte bu takım Fenerbahçe BEKO… Böyle bir tercihi kabullenme gibi bir karakteri yok… Aksine, bu gerçeği kabullenmek yerine yine ‘isyan bayrağını’ açıyor ve yine ‘küllerinden doğuyor’ adeta…
Her şeyi bir kenara bırakıp, üçüncü periyotta, farkın 16 sayıya tırmandığı (65-49) o son 2,5 dakikaya mercek tutmalı… Boston JR’ın ateşlediği, Tarık ve Horton Tucker ile alevlenen o son 2,5 dakikadaki ‘uyanış’ maçın anahtarıydı… Paris, sıra dışı hücum formasyonuyla zaten Euroleague’in, Valencia ile birlikte rakipleri için en ‘tehditkar’ takımı… Ama madalyonun diğer yüzüne bakacak olursak, hataya da en açık takımlarının başında geliyor… Yeter ki onları hata yapmaya itin… Evet; Fenerbahçe BEKO, dün bu detayı ‘en iyi şekilde lehine çeviren takım’ olarak bir kez daha sivrildi. Farkın belki de 14 sayıya tırmanacağı hücumda Paris’in ‘acele işe şeytan karışır’ deyimini doğrularcasına üst üste yaptığı hatalar, aldığı teknik fauller derken çeyreğin sonunu 13-3’le getirdi Sarı-Lacivertliler… 2,5 dakikada gelen bu seri, Fenerbahçe adına maça ortak olmanın ilk işaretiydi.
Farkın 16’dan 6’ya indiği son periyotta Fenerbahçe BEKO, ‘son şampiyon’ refleksini gösterdi net biçimde… Ve en önemlisi de panikleyen rakibe karşı sakin kaldı hep… Her hücumu, her savunmayı ilmik ilmik işledi adeta… Maç 83-83 iken De Colo’nun köşeden üçlüğü ‘deneyim’ denen faktörün ta kendisiydi… Maçı geri dönüşü olmayan yola soktu Fransız yıldız… Ama O’nu o anda sahada tutana bakmalı… Çeyreğin başlarıda, Rhoden’a kaptırdığı topa (fark 5 sayıya çıkmıştı) rağmen Saras’ın O’na duyduğu özgüven çok şey ifade ediyordu…
Sonuçta taktik faullerde hata yapmadan Paris’ten son yıllarda olduğu gibi bir galibiyet daha çıkarmayı başardı Sarı Kanarya…
Belki daha öncekiler içinde oyuna yaptığı ‘dokunuşlar’ için O’nu ön plana çıkarmak, krediyi O’na tanımak mümkün… Ama bu galibiyet kesinlikle ve net Saras’a yazar… Bacot’ın yokluğunda Metecan’ı zihin olarak bu maça hazırlaması, azami verim alması, Onuralp’in savunma yönüne güvenmesi, Boston JR’ı en kritik anlarda sahada tutması, kırılma anlarında rotasyonu daraltıp oyunu ‘güvenli ellere’ teslim etmesi, Tarık’a ‘al şu maçı’ demesi, Horton Tucker’a, tıpkı Barcelona maçında olduğu gibi rolünü teslim etmesi takdir edilecek hamlelerdi. Fenerbahçe BEKO dün kaybetseydi eğer, söyleyecek hiçbir söz yoktu. Gerçekten, savunma direnci açısından birçok takımı alaşağı edecek bir sertlik kıvamında olan, müthiş mücadele eden bir Paris’e karşı yaptığı her hamlede ‘haklılık payı’ Saras’taydı. Yıpratıcı bu maratonda, ‘kafaya oynayan’ birçok rakibinin – maç eksiğine karşın – 3 galibiyet önünde, son düzlüğe zirvede giriyor olmak bir ayrıcalık… Bunda da en büyük pay coach Sarunas Jasikevicius’ta…
Haftaya Panathinaikos deplasmanı var… Sarı-Lacivertliler bu deplasmana rakibinin 3 galibiyet önünde çıkacak… Kısacası bu maç öncesi Saras’ın cebinde kredisi da fazlasıyla var… Ne diyelim, artık Panathinaikos düşünsün…



