Baştan kabul edelim, saha ve seyirci avantajı bu olsa gerek. Bir takım, kaliteli oyunculardan kurulu rakibi karşısında deplasmandaki iki maçını kaybedecek, ardından evinde taraftarının müthiş coşkusuyla durumu 2-1’e getirip seriye tutunacak. Hiç kolay işler değil. Ama G.Saray Cafe Crown bunu başardı. Sarı – Kırmızılılar, iki takım arasındaki sıklet farkını seyircisiyle avantaja çevirdi. Eğer G.Saray, dün F.Bahçe’yi uzatmada yendiyse, fizik gücünü ve moral yüzdesini yüksek tutabildiyse, bunların yaşanmasında Sarı – Kırmızılı taraftarların payı kesinlikle yüzde 50’den fazladır.
Üst düzey çekişmeye sahne olan serinin 3. maçı tıpkı geçmişteki Ülker-Efes Pilsen, F.Bahçe Ülker-Efes Pilsen karşılaşmalarından ödünç alınmış gibiydi. G.Saray’ın inatçılığı mücadelenin kilit noktasıydı; ev sahibi ekip Shumpert’ın sakatlanmasına rağmen -ki bize göre takımın en önemli oyuncusu- kazanmasını bildi. Takım içi yardımlaşmayla birlikte Ermal, Tutku, Caner ve Johnson üst düzey oynadı. Oktay Mahmuti, önceki iki karşılaşmada oyuncularının yapamadığı tüm ‘ince ayarları’ bu kez maç içinde uygulattı.
F.Bahçe Ülker ise 2-0’ın rahatlığından mıdır bilinmez, Euroleague’de yaptığı mücadelenin ve kendi kalitesinin çok uzağındaydı. 5 kez eşitliği sağlamasına rağmen her defasında kolay sayılar yedi. Tenis tabiriyle rakibinin servisini kıramadı, öne geçip maçı koparmayı başaramadı.
Hiç üzerinde durmak istemesek de final serisinin en düşündürücü noktası, hakemler ve atamalar. Eğer ki 3 maçta kazanan ve kaybeden takımlar çalınan düdüklerden memnun değilse; hakemlerle hakem komitesi de dahil birilerinin mi şapkasını önüne koyması gerekir ya da atama yapanlar mı kapının önüne koyulur bilemiyoruz.





