Fransa'da tarih yazmayı sürdüren Erman Kunter'in ekibi Cholet, şampiyonluğun ardından “şampiyonların maçını” da kazandı ve sezona kupayla başladı. Kunter yine önemli bir başarıya imza atarken başarılı isimle ilgili basketbolun duayeni Yiğiter Uluğ'un yazdığı yazı akla geldi.
Bu kadar başarılı bir antrenörün neden Türkiye'de değil de Fransa'da olduğu soruları yoğunlaşınca, Basketdergisi olarak Uluğ'un NBA Türkiye'nin ilk sayısında yer alan enfes yazısını yeniden yayımlamaya karar verdik.
İşte Yiğiter Uluğ'un, “Erman Kunter nerede kaybetti” yazısı…
Tarih: 22 Haziran 1999… Fransız Riviera’sının inci tanesi kasabalarından Antibes’de ılık bir Akdeniz akşamı… Güneşin batıp ayın yükseldiği saatleri sokaklarda, kaldırımların üzerine atılmış masalarda veya denize tepeden bakan teraslarda karşılayan bu şirin kentin en mutlu misafirleri arasındayız o gün… Nasıl sevinmeyelim? Avrupa Şampiyonası’na gelirken kimselerin şans vermediği Türk Milli Takımı, gencecik kadrosuyla açılış maçında Bosna’ya 15 fark atmış, sonra da ikinci randevusunda Kukoç’lu Hırvatistan’a sahayı dar edip, 70-63 kazanmış. Kutluyoruz. Gruptan birinci sırada çıkmaya çok yakınız çünkü… Bize yenilen Hırvatistan, Tanjeviç’in İtalya’sını devirdiği için, son gün küçük bir farkla kaybetsek bile grubu lider bitireceğiz – zaten öyle de oldu ertesi gün.
Takımların kaldığı otelden deniz kıyısına uzanan renkli ve hareketli bir sokak var. Cafeler, restoranlar, bütün tanıdık yüzler orada… Yanlış hatırlamıyorsam, biz de dört kişilik bir ekiple o sokağın tadını çıkarmaya çalışıyoruz; Milli Takım’ın menajeri Remzi Dilli, coach’u Erman Kunter, basketbol yazarı Esat Yılmaer ve ben… Keyifliyiz ya, purolar yakılıyor, konyaklar söyleniyor… O sırada Erman Kunter, civar masalardan kendisini tanıyan basketbol tutkunlarının tebriklerini kabul ediyor. İngilizce sorana İngilizce, Fransızca sorana Fransızca cevap verebilmesi, onu bir anda oturduğumuz cafe’nin en çok konsomasyona çağırılan elemanı yapıyor. Öyle ki, Erman’la iki satır muhabbet edemeden, onu komşulara kaptırıyor ve beklemekten sıkıldığımız için kalkmaya karar veriyoruz.
Birkaç adım atmaya kalmıyor, Başkan Turgay Demirel, o zamanki Asbaşkan Mahmut Uslu, eşleri ve bazı konuklarını, bir restoranın kaldırım üzerindeki masalarında görüyoruz. Ayaküstü hoşbeş ederken, arkamızdan Erman yetişiyor. Masada bıraktığımız yarım konyağı kapıp gelmiş; bir elinde purosu, diğer elinde balon kadehi ve tabii ki yüzünde kocaman bir tebessüm…
İşte bu görüntü, herhangi bir fotoğraf makinesi tarafından yakalanıp ölümsüzleştirilmediği halde, Erman Kunter’in kariyer çizgisini yıllardır terk etmeyen sinsi bir hayalettir. Bir türlü silemediği, kovamadığı, tarihin derinliklerine gömemediği uğursuz bir hayalet…
Bugünün iletişim çağında, en kalıcı mesajlar, belleklerde derin iz bırakan görüntüler biliyorsunuz… Maradona bugün takım elbiseli bir bidonu andırsa da, biz hayranları, onu koskoca İngiliz defansını peşine takmış kaleye akan kısacık şortlu bir top cambazı olarak hatırlıyoruz mesela… Pele, attığı gollerden sonra havalara sıçrayıp gökyüzüne savurduğu yumruğuyla hafızalarımızda… Hido’nun son saniye basketleriyle Orlando’ya kazandırdığı maçların bitiminde formasının koltukaltlarına başparmaklarını takıp Magic yazısını gözümüze sokuşu nasıl unutulabilir? Ya da Jordan’ın rakibe diz çöktüren bir şutunun ardından ellerini yana açarak “Ben n’apayım?” dercesine takındığı masum ifade…
Herkes sevdiği ya da nefret ettiği isimlere dair en unutulmaz anı hapseder kafasındaki hard diske… Turgay Demirel de öyle yaptı. O ılık Akdeniz akşamından yalnızca birkaç ay sonra kullanacağı, kullanmakla kalmayıp herkese duyuracağı “Erman Kunter tablosu”nu basketbolumuzun yüksek bir duvarına astı, erişilemeyecek ve değiştirilemeyecek kadar yükseklere… Erman Kunter, “sokaklarda bir elinde puro, bir elinde konyak kadehi ile gezen, Milli Takım’a yakışmayan bir adam”dı. Yıllar boyu da öyle kalacaktı.
İlk beşinde 20 yaşında üç oyuncuya (Kerem Tunçeri, Hidayet Türkoğlu, Mehmet Okur) yer veren ve belki de Avrupa Şampiyonaları tarihimizin en etkileyici basketbolunu oynayan o takım, çeyrek finalde Fransa’ya Haluk’un son saniyede çemberden dönen şutuyla kaybetti ve yurda sekizincilikle döndü. Bu, o güne kadar yaptığımız en iyi derecelerin egale edilmesi anlamına geliyordu ama coach Kunter’e bir dokunulmazlık vermediği de gün gibi aşikârdı. Şubat 2000’de İtalya ile İstanbul’da özel bir maç oynadık ve çok farklı kaybettik. Yıllardır faaliyette olan ve Türk Milli Takımı’na üst üste iki Avrupa Şampiyonası’na aynı coach’la katılma şansı vermeyen adam öğütme makinesinin düğmesine basılabilirdi artık… Bir süredir kenarda sırasının gelmesini bekleyen Doğan Hakyemez üzerinden Aydın Örs’le bağlantı kuruldu… Bunun uluorta konuşulup Erman’ın kulağına gitmesi sağlandı ve tabii ki o da onurlu her profesyonel gibi patronuna çıkarak “Benimle çalışmak istemiyorsanız verin tazminatımı, gideyim” dedi.
Başkan, Milli Takım’a yakıştıramadığı çalıştırıcıdan böylece kurtuldu. Ancak öykümüz burada bitmiyor, biliyorsunuz… Erman düşünen bir basketbol beyni olduğu için, dünyayı, özellikle de basketbol âleminin laboratuarı sayılan NCAA liglerini yakından izlediği, modernleşmeye kafa yorduğu için bir yerlerden fışkırması an meselesiydi. 2002-03 sezonunda yönettiği Galatasaray’a, son yılların en iyi derecesini yaptırıp, Efes Pilsen ve Ülker’in ardından ligde üçüncü sırayı kaptı. Büyük bütçeli kulüplerin burun kıvırdığı Arda ve Muratcan gibi iki oyuncudan yüksek verim almayı başarmıştı. Elleri her daim Galatasaray basketbolunun içinde olan, ama hiçbir zaman sırtlarında yumurta küfesi bulunmayan meşhur “ağabeyler” hemen devreye girdiler. Onlara göre ruh ayağa kalkmış, gelmiş, kapıyı tıklatmıştı. Şampiyonluk demeçleri patlatmanın tam sırasıydı. Oysa Erman bu dolduruşlara kapılmayacak kadar akıllıydı. Eldeki bütçelerle Efes ve Ülker’i geçmeye imkân olmadığını söyledi, uzun vadeli planlardan söz etti ve… Kolayca tahmin edeceğiniz gibi; kapının önüne kondu! Yönetim “Şampiyon da yaparım, kariyer de” diyen Halil Üner’le anlaştı (Meraklısı için not: Galatasaray ertesi yılı sondan üçüncü bitirdi!). Demirel ve yakın çevresinin “Erman’dan büyük takıma coach olmaz” tezi, Antibes sokaklarında kalmış ama gerektiğinde hemen tedavüle sokuluveren kare ile birleştirilerek ince ince işlendi… Bu kadar başarılı olduğu halde zaten Galatasaray neden kapının önüne koysundu…
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış… Erman da “Yaşasın onuncu köy” dedi ve Fransa’ya gitti. Orada çalıştı, üretti, kendini yeniledi, gelişti, geliştirdi, bize hep gurur veren işlere imza attı. Yabancıları, hele ki doğudan gelenleri çok zor kabul eden bir ülkede yedi yıl yaşayıp, bunun beşinde küçük bir takıma sınıf atlatmak için ter döktüyse bir insan… Ve sonunda 55 bin nüfuslu kentin ekibine tarihindeki ilk şampiyonluk kupasını armağan ettiyse… Onun önünde ayağa kalkıp ceketimizi ilikleyebiliriz ancak…
Ama biz ne yaptık? Türk basketbolunun lokomotifi olduğunu iddia eden kulüp ne yaptı? Hakaret eder gibi bir yıllık kontrat önerdi Kunter’e… Şu an yaşadığı şehir, onun adını bir sokağa verirken üstelik… Bizimkiler, geçen seneki antrenörlerine uygun gördükleri ücretin yarısını teklif ettiler Erman’a… Buraya gelmesin diye… Gelmesini gerçekten isteseler böyle mi yaparlardı? Elbette hayır.
Ne demişler? Adı çıkmış dokuza, inmez sekize… Çakırkeyf bir zafer gecesinden kalma o mütebessim kare, bir kez daha girdi Erman Kunter’le Türk basketbolunun arasına… “Aman su bulanmasın, kimse uyanmasın, biraz daha idare edelim şu oturduğumuz koltuklarda” diyenlerin işine gelebilecek bir aday değildi Erman… Düşünüyordu bir kere… Soru soruyordu. “Bu ülkede sporun bir türlü değişmeyen makus talihi acaba nasıl ve nerede dönecek?” sorusunun peşinde çok uykusuz gece geçirmişti. Üstelik yedi yıllık Avrupa macerasında elin oğlu neyi, nerede, hangi yolla halletmiş, çocuklarına çağı nasıl yakalatmış, onları da görmüştü… Yani daha da tehlikeliydi artık. Tekere çomak sokabilirdi. Bu yüzden elindeki konyak kadehi ile puro bir kez daha anımsatılabilir, medyaya “Onu çok istiyoruz” açıklamaları yapılırken, yüz yüze görüşmeye bile tenezzül edilmeden, defter en kısa yoldan kapatılabilirdi. Sonra gelsin iç’ler…
Basketbolumuzun ve Erman Kunter’in bunca yılına mal olacağını bilsem, o gece vurur eline, tuzla buz ederdim o kadehi.
Bilemedim, yapamadım. Özür dilerim…



