Bir liste ile başlayalım…
NBA’de yıldız katına yükselmiş Dirk Nowitzki, Pau Gasol, Andrei Kirilenko…
Onlar kadar olmasa da belli bir seviye tutturarak Avrupa’yı NBA’de iyi temsil eden Danilo Gallinari, Andrea Bargnani, Joakim Noah, Kevin Seraphin, Ronny Turiaf, Timofey Mozgov, Zaza Pachulia, Serge Ibaka, Nikola Pekoviç, Kosta Koufos…
Eurolig’in saygın isimleri Navarro, Diamantidis, Calathes, Teodosiç, Reyes, Planiniç, Khryapa, Erazem Lorbek…
Bu isimlerin ortak noktası, bugün Slovenya’da başlayacak Avrupa Şampiyonası’nda forma giyemeyecek olmaları… Eksikliği hissedilecek yıldızlar açısından baktığımızda, bu şampiyona son yılların en sönük organizasyonu olacak. Ancak daha çekişmeli ve sürprizlere açık bir turnuva izleyeceğimizi öne sürmek de yanlış değil. Hemen her ülkenin ideal kadrosundan uzaklaştığı bu şampiyonada bizim tek eksiğimiz, son anda sakatlanan Ömer Onan… Kadroda göremeyeceğiniz diğer isimler (Enes Kanter, Kerem Tunçeri, Cenk Akyol) koç Tanjeviç’in iradesiyle dışarıda tutuldu.
Böyle bir tabloda, üstelik de en değerli oyuncularından mahrum iki takım, Rusya ve İtalya ile aynı grupta buluşmuşken, Türk Milli Takımı’nın madalya için adı geçen ekipler arasında sayılması gerekirdi. Fakat tarafsız otoriteler, Ay-Yıldız’ı yarı finale aday göstermiyor. Bunun iki ana sebebi var: Birincisi, son yıllarda kendi evimiz dışında oynadığımız tüm şampiyonalarda hayal kırıklığı yaratmış olmamız… İkincisi, takımın lideri Hido’nun, sakatlık ve ceza nedeniyle son yılın büyük bölümünü basketbol oynamadan geçirmiş olması…
Hazırlık döneminde özellikle savunma sertliği ve mücadele katsayısı açısından vasatın hayli üzerinde göründük. Zor sayı yiyen bir takımımız var. Bizim için hücum, savunmadan başlıyor. Öyle de olmalı. Çünkü “pick and roll”u (ikili oyun) keskin oynayabilen dış oyuncularımızın sayısı fazla değil. Sete sette ritmi yüksek bir takıma da sahip olmadığımız için, savunmada top kaptığımız, rakibi dengesiz atışlara zorladığımız ölçüde kolay skor bulmamızın yolları açılıyor.
Kağıt üzerinde her pozisyonda derinliği olan bir kadroya sahibiz. Ancak kazın ayağı öyle değil. Doğuş’un kadroya alınması, savunmaya odaklanan ve maçın gidişatını bu özelliğiyle değiştirebileceğini düşünen bir takım için ne kadar doğruysa, Sinan’ın oyun kurucu oynatılması da o kadar yanlış… Sinan 1 numaraları da tutabilen bir 2 numara, oyun kurmasını, takımı yönetmesini beklemek iyimserlik… Doğuş enerjisi ve rakibi bunaltan topa baskısıyla oyun kurucu pozisyonunda ancak üçüncü alternatif olabilir. Yani, Ender dışında “gerçek” bir oyun kurucumuz yok. Tanjeviç’in topu yere vurabilen her oyuncuyu, oyun kurucu sanma saplantısı devam ettiği için, o bölgeyi Sinan ve Emir’le yamarız zannediyor. Maçlar ilerleyip yokuşlar dikleştikçe, bu tür hesapların tutmadığını geçmiş yıllardan biliyoruz.
Çember altında da dominant bir pivotun eksikliğini hissediyoruz. Ömer savunmada müthiş caydırıcı ama hücumda sadece smaçla basket bulabilen, çemberden iki adım uzaklaştığında hiçbir atışı olmayan bir uzun… Semih, inanılmaz fiziği ve yeteneğine rağmen, bir türlü odaklanamıyor, oyun içindeki med-cezirleriyle koçun güvenini kazanamıyor. Oğuz, ayakları çabuk rakipler ve modern basketbolun en önemli maymuncuğu sayılan pick and roll’ler karşısında çaresiz… Dolayısıyla, üç uzundan hangisi sahada olsa (Semih kolayca faul yapması yüzünden aldığı süreyi kendisi kısıtlıyor) hep bir yanımız eksik kalıyor.
Yine de ilk turda çoğu maçta rakibi 70 sayı civarında tutarak, Yunanistan’ın ardından grubu ikinci sırada bitirmemiz en doğal sonuç sayılmalı. Çünkü başta altını çizdiğim gibi, rakiplerin sorunları, eksikleri bizimkilerden daha fazla. Bu takımın çeyrek finali görebilecek kapasitede olduğuna inanıyorum. Sonrası biraz da şansa bağlı (sakatlıklar, eşleşeceğimiz rakibin durumu vs). Bence yarı final oynamak büyük başarı. Beşincilikle sekizincilik arası bir derece normal kabul edilmeli (ilk yediye girmek, gelecek yıl yapılacak Dünya Şampiyonası’na vize anlamına geliyor). Çeyrek finali göremeden eve dönmek ise başarısızlık olur.





