30 Mart 2026, Pazartesi
spot_img
Ana SayfaDİĞERARŞİVCarolina Blues / MURAT MURATHANOĞLU

Carolina Blues / MURAT MURATHANOĞLU

- Advertisement -
- Advertisement -

North Carolina Tarheels Üniversitesi dendiği zaman akla Michael Jordan, James Worthy, Bob McAdoo, Billy Cunningham, Bobby Jones gibi NBA efsaneleriyle birlikte bu okulun yetiştirdiği onlarca All-Star veya o seviyeye yakın isim gelir. Rasheed Wallace, Charlie Scott, Vince Carter, Brad Daugherty, Walter Davis, Sam Perkins, Kenny Smith benim aklıma gelen ilk isimler. Tabii bir de şu anda Fenerbahçe Ülker kadrosunda olduğundan dolayı Sean May de hemen aklıma gelen isimlerden birisi. Ancak “Tarheel” dendiği zaman belki de Jordan ve efsane coach Dean Smith ile birlikte akla gelen ilk şey “Carolina Blue” veya “Carolina Mavisi”dir. North Carolina’lılar bu mavinin başka hiçbir yerde olmadığını iddia ederler. Hatta bazılarına göre güneşli bir günde Carolina gökyüzü bu maviye kendini boyarmış. Belki bu nedenle yıllarca James Taylor’ın “Carolina On My Mind” şarkısını dinlerken neden “In my mind I’m going to Carolina. Can’t you see the sunshine” dediğinde, kendi kendime “Ne yani? Bu güneş her yerdeki aynı güneş değil mi?” derdim. Neyse belki bizde pek bilinmez ama “Carolina Blue” Amerika’da önemli bir deyimdir.

Blues ise “kölelik” dönemlerinde Afrikalılar’ın yaşadıkları acıyı dışa vurmak için müzik yolunu seçmeleriyle ortaya çıkan, onları özgür olacakları güne kadar adeta tedavi eden bir müzik türüdür. İlk zamanlarda hapis tutuldukları yerlerin kapılarına vurarak ritim tutmuş, sonraları armonika ve gitarla “Blues” müziğini geliştirmişlerdir. İlk Blues müziği “Delta Blues” adeta bir ağıt gibidir ve müzikle sıkıntılarına, dertlerine ve acılarına dikkat çekmektedirler. “I got the blues” dendiği zaman veya birisi bu sözleri mırıldanmaya başladığında işler iyi değil, ben iyi değilim, dertliyim, kaderliyim anlamına gelebilir. “Carolina Blue” ile “Carlonia Blues” arasındaki tek harf bir “s” harfi gibi görünse de şu sıralar, “I got the blues” sözlerini mırıldanmaya başlayan çok sayıda eski North Carolina’lı var.

Tarheel camiası veya ailesi birbirlerini kollarlar. Bu nedenle oyunculuk günleri bittiğinde birçok eski Tarheel kendi spor alanlarında önemli yerlere gelmiştir. Bugün Los Angeles Lakers gibi tüm dünyanın takip ettiği ve NBA’in en değerli takımının (Kimine göre New York Knicks) direksiyonunda eski bir Tarheel’li oturuyor. Mitch Kupchak. 1972-1976 yılları arasında Tarheel mavisini giymişti, bu sezon Lakers şampiyon olamazsa, “Carolina Blues” söyleyecek gibi görünüyor. Kupchak şu anda müthiş bir stres altında. Bu sezonki takas süreci dolarken, o hiçbir hamle yapmamayı tercih etti. Kadrosuna güvendiğini gösterdi, ama Lakers’da başarı tek bir şeyle ölçülür; Şampiyonluk! Hem oyuncu, hem de yönetici ve genel menajer olarak bu kulübün içinde olduğundan bunu kendisi çok iyi biliyor. NBA Finalleri’ne giden yolda Batı takımlarından birisi çelme takarsa, bu da onun sonu olacaktır.

“Carolina Blues” sözlerine yabancı olmayan eski bir Tarheel de George Karl’dır. NBA’in en sivri dilli koçlarından birisi olan Karl, kanseri yendikten sonra biraz daha ılımlı, biraz daha hoşgörülü olacaktır diye düşünenler vardı. Indianapolis’te 2002 FIBA Dünya Şampiyonası’nda ABD Milli takımının başında da o vardı. O faciadan sonra kariyeri epey bir darbe aldı. NBA oyuncularının ona bakış açısının da bir belirtisiydi o şampiyona. Neyse kanseri yenen birisine herkesin bakış açısı değişir. Nitekim de öyle olmuştu. En azından Carmelo Anthony takasına kadar. Takas sonrası ulusal canlı yayında Karl’a mikrofonlar uzatılıp, Carmelo sorulduğunda o kendini tutamadı. “Hücum oyuncusu olarak bugüne kadar çalıştırdığım en yetenekli oyuncuydu ama savunma olarak bizi perişan etti” deyince ok yaydan çıktı. Anthony’nin cevabı çok sert oldu: “Çimenler kesilince yılanlar ortaya çıkar.” Halbuki ne güzel olurdu, “Carmelo’ya teşekkür ederiz ve başarılar dileriz” diyebilseydi. Şimdi o da şimşekleri üzerine çekti. Anthony’nin çevresindeki ekip güçlü ve basın ile medya bağlantıları çok üst düzey bir ekip. Umarım onlar Anthony’nin bu cevabını yeterli bulur da bir karalama kampanyası başlatmazlar. Yoksa Karl da “I got the blues” sözlerini mırıldanmayla yetinmeyip bağıra bağıra söyleyebilir.

Larry Brown da Tarheel mavisini giymiş, ABA ve NBA’de oynamış bir isim. O da Karl gibi pek sevilmez. Daha doğrusu ona da kimse pek güvenemez. Charlotte Bobcats’i tarihinde ilk kez play-off’a soktuktan sonra bir yıl geçmedi ve kendini kapının önünde buldu. Detroit Pistons’ı 2004 yılında şampiyon yaptıktan sonra da benzer bir durumla karşılaşmıştı. Oyuncuları onun arkasından konuşmayı pek sever. Onun da egosu Karl gibi üst seviyededir. Ancak belki onun oyuncularına hissettirdiklerini en iyi Captain Jack (Stephen Jackson) özetledi. “Kelepçeleri çıkartılmış bir çocuk kadar kendimi hür ve mutlu hissediyorum. Bizi adam yerine koyacak birisi için oynayacağız” dedi. Açıkçası ben Brown’ın Blues söylemekten ziyade söylettirmeyi sevdiğini ve ondan beslendiğini düşünüyorum. Bir insan, kaç tane takımdan, yeni bir garanti kontratı kaptıktan kısa bir süre kendini attırabilir ki?

Brown’ın eski patronu Micahel Jordan da eski bir Tarheel. Kariyeri genelde rakibi üzerek geçtiği için onun Blues ile ne bağlantısı var diyebilirsiniz. Her ne kadar muhteşem bir kariyeri olmuş olsa da Jordan’ın yöneticilik kariyeri pek parlak değil. Washington Wizards’ın genel menajeriyken NBA tarihine, bir liseliyi ilk turun ilk sırasında seçen ilk yetkili olarak ismini yazdırdı. Bunun nesinde ne var deseniz de o ismin Kwame Brown olduğunu hatırlatalım. Şimdi Charlotte takımını satın aldı ve ne yazık ki takım sahibi olarak da yöneticiliği pek parlak değil. Belki birisi ona Isiah Thomas’a yapıldığı gibi dev bir pazarın dev bütçeli bir takımını teslim etse bu kadar panik yapmaz ama ufak bir pazar takımını iyi yönetemediği bir gerçek. Takım kendi takımı da olsa. Brown ile takımı play-off’lara girdikten sonra Tyson Chandler, Raymond Felton ve en son olarak da Gerald Wallace gibi takımın çok önemli parçalarını neredeyse yok pahasına elden çıkardı. Neden mi? “For a few dollars more.” Ne kadar parası önemli olsa da, Jordan’ın en nefret ettiği şeyin kaybetmek olduğunu herkes biliyor. Ne kadar parasının bir kısmını kurtarmış olsa da play-off’a giremeyen bir takım, Jordan’a da Blues söyletir. Belki söylerken parasını sayıyor olabilir, ama yine de Blues söyletir.

Bu arada eski Tarheel Mavililer arasında şüphesiz en zor günleri John Kuester yaşıyor. Jordan, Clint Eastwood’un “For A Few Dollars More” filminde yaşıyorsa, Kuester tam bir Kaptan Bligh dönemi geçiriyor. Evet, Marlon Brando veya Clark Gable “Denizde İsyan” veya orijinal adıyla “Mutiny On The Bounty” filminde rol yapmış olabilirler, ancak Detroit Pistons’da yaşananlar çok gerçek. Richard Hamilton isyanı başlatan ve organize eden Fletcher Christian’ı muheteşem oynuyor. Antrenmanlar boykot ediliyor, koç maçtan atılınca oyuncular canlı yayında güle güle onunla dalga geçiyor. Kuester geminin kontrolünü kaybetti ama takım satılmaya çalışılıyor ve yeni bir koçu yeni takım sahipleri belirlesin diye kimse hamle yapmıyor. Bu arada Kuester bir iki galibiyet, bir iki gün için karizmayı çizdirdikçe çizdiriyor. Kuester antrenmana çıkmayanları Philadelphia maçında oynatmıyor, tavır alıyor, ağırlığını koyuyor. Ama o oyundan atılınca isyankarlar çok mutlu. Hepsi gülüyor eğleniyor. Başı Tracy McGrady çekiyor. Ben Wallace da çok geriden gelmiyor. Olayın tam ortasında ise genç oyunculardan Rodney Stuckey ve Austin Daye var. Özellikle Stuckey’nin keyfi çok yerinde. Tüm isyana dahil olanlar ceza alacak diye herkes bekliyor. Sonuçta Kuester bu oyuncuların hiç birini oynatmayarak, 76’ers maçında elinde kalan 6 oyuncuyu kullanarak müthiş bir duruş sergilemiş. Tam bir Carolina Blue duruşu. Tam, “Helal Olsun” diyeceğiz. O da ne? Bir gün sonraki Utah maçında Stuckey ve Daye ilk beşte oynuyor ve maçı kazandırıyor. Şimdi siz kendinizi Kuester’ın yerine koyun! Ne hissedersiniz? Kariyer hızla kayboluyor, tepe taklak gidiyor. Karizma ve ağırlık diye bir şey kalmamış. Çoluk çocuğun elinde oyuncak olmuşsun. “I Got The Blues” söyler misiniz, söylemez misiniz?

LeBron James kadar olmasa da, karmaya inanırım. Carolina Blue Cumhuriyeti’nde birisi birine bir şey yapmış. Bu kadar kötü karmanın en önemli ve değerli vatandaşlarının üzerinde toplanması için. Ne yapmış bilemem ama bu kadar eski North Carolina’lının aynı anda bu kadar Blue yerine Blues hissetmesinin başka bir nedeni olabilir mi?

BENZER HABERLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

- Reklam -spot_img

Son Haberler