27 Şubat 2026, Cuma
spot_img
Ana SayfaDİĞERArjantin’de nasıl basketbol oynarız?

Arjantin’de nasıl basketbol oynarız?

Açıkçası, Manu’nun 16.sezonunu geçirmek için NBA’ye geri döneceğini açıklamasından memnunum.

Çünkü, şimdi insanlar bana onu sormayı bırakacak.

Bence Manu'nun ülkemizin şimdiye kadar yetiştirdiği en iyi basketbolcu olduğunu iddia etmek doğru. Ama gerçek şu ki; Manu çocukken sadece ortalama bir oyuncuydu. Genç milli takımımızda bile oynamadı.

Manu basketbol için doğuştan bazı dezavantajlara sahipti; uzun değildi ve sıskaydı, hiç umut verici bir fiziği yoktu. Arjantin basketbolunun altın nesli, 2004'te olimpiyat madalyası kazanacak olan oyuncu grubuydu. Oberto. Nocioni. Pepe Sanchez. Prigioni. Hepimiz 1996'da birlikte oynamaya başladık, Manu “A” takım yapacak kadar iyi değildi.

O 15 yaşındayken kesik yedi.

Birçoğumuz Avrupa'da kariyerlerimize başlamışken Manu evde kaldı. Bahía Blanca'daki memleket takımına takas olmadan önce, kuzey Arjantin kulübü Andino için oynadı. İlk başta çok fazla süre alamadı, ancak sahada kaldıkça gözlemciler onu fark etmeye başladı. Sonunda İtalya'dan bir gözlemci Manu’yu İtalya Basketbol İkinci Ligi takımlarından Viola Reggio Calabria’ya götürdü.

Arjantin’e milli takım aday kadrosu için döndüğünde farklı bir oyuncuydu. Artık sahadaki en sıska oyuncu değildi.

Dahası, bugün bildiğiniz vahşi bir rakip olarak geri geldi.

Bu kadar Manu yeterli, nasılsa onu önümüzdeki yıl tekrardan NBA’de göreceksiniz.

Hikayemi gerçekten anlamak ve Arjantin takımının nasıl bir araya geldiğini öğrenebilmek için, Arjantinlilerin 90'lı yıllarda basketbola bakış açılarını bilmelisiniz. Basketbol Arjantinliler için futbola alternatif bir spor olmaktan başka bir şey değildi, farklılık olsun diye yapılan bir spordu. Milli futbol takımı üzerinde çok fazla kültürel baskı var, beklentiler inanılmaz yüksek. Mesela, 2014 Dünya Kupası finalinde Arjantin kaybedince sanki kıyamet günü gibi oldu.

Dünya’da ikinci sırada yer aldılar ancak bu yeterli değildi.

Basketbol takımı için tamamen farklı bir evrende yer alan beklentiler var. Genç oyuncu grubunun oynadığı ilk büyük turnuvalardan birisi 2000 Sidney Olimpiyat elemeleriydi. Elemeleri geçemedik ancak çok yaklaşmıştık. Olimpiyatlara gidemesek de döndüğümüzde insanlar bize “İnanılmaz işler yaptınız! İnanılmazsınız!” tarzında sıcak karşılamalarda bulundular. Konu basketbola geldiğinde Arjantinlilerin beklentileri bu kadardı.

O günden sonra, gerçekçi hedefin 2004 Atina Olimpiyatları’nda ilk 12’ye girmek olduğunu düşündük. Tek istediğimiz buydu. Bu aşamaya geçmek hayal edebildiğimiz en büyük başarıydı. Altını kazanmak söz konusu bile değildi- ABD 1972'den bu yana her olimpiyat madalyasını kazandı. 2002 FIBA Worlds turnuvasında onları yenmemize rağmen, 2004’ün farklı olacağını ve Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm yıldızlarını getireceğini biliyorduk. Madalya sıralamasına girmenin bir yolunu bulabilirsek tarihi olay olur, diye düşünüyorduk.

Ancak çılgın bir şey vardı; Arjantin takımı hayal edebileceğimizden de fazlasını yaptı.

Dünyayı şok ettik.

Babam yarı profesyonel bir basketbol oyuncusuydu. Ben çocukken, onun günde 7-8 saat bankada çalıştıktan sonra eve bizi görmeye gelip daha sonrasında akşam saat 9-10’da antrenmana gitmesini inanılmaz bulurdum. Turnuvalarda oynayarak tüm ülkeyi ve hatta Arjantin’e yakın ülkeleri dolaştı. Biraz para kazandı ama oynamasının nedeni bu değildi.

Kendime, “Neden bunu yapıyor?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Basketbolu çok seviyordu, onun için tutkuydu. “Gerçek basketbol” demekten hoşlandığım şeyi oynuyordu, sadece oyuna olan sevgisinden oynuyordu.

Gittiği her yerde babamı izledim, basketbol oynamaya başlamam sadece zaman meselesiydi. Sonunda garajımınızın üzerine bir çember koyduk, kaldırımın kenarından dribling yapıp şut atmaya başladık. Bu, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki birçok insan için oldukça normal bir şey gibi gelebilir, ancak 1980’lerde Arjantin'de insanlar bize deliymişiz gibi bakıyordu.

Futbol Arjantin'in milli oyunu. Ancak basketbol, babam ve benim aramda önemli bir bağ oldu.

Fakat, büyük bir sorun vardı: 80'lerin sonu ve 90'lı yılların başında Arjantin'de kablo yayınları mevcut değildi, bu nedenle NBA maçlarını izlemek mümkün değildi.
 

Ama biz yaratıcıydık.

Maçları canlı izleyebilmek bir seçenek değildi, bu nedenle eski VCR kasetlerini satın aldık. Kasetler Amerika’dan gelirken insanların yanında getirip Arjantin’de sokakta sattıkları ürünlerdi. Sanki bir Amerikan TV kanalı programı gibiydi.

Fakat kablo TV Arjantin'e geldi ve ülkemizde köklü bir değişiklik oldu. 

1992 yılıydı ve Chicago Bulls, Rick Adelman tarafından yönetilen Portland Trail Blazers'a karşı final oynuyordu. (Benim de ilk NBA koçum, komik bir durum). O yıl finalleri kablo TV’den izlemek, kuşağımızın basketbolla olan ilişkisinin başlangıcıydı. Basketbol futbola bir alternatif olarak hizmet etti- başlarda çok fazla insan oynamadı fakat görsel açıdan futbol kadar güzeldi- toplu ve topsuz hareketler- ve zamanla ilgi çekmeye başladı.

Futbol ulusal bir spordur ve her zaman böyle olacaktır. Hiçbir şey futbola dokunamaz- basketbol asla yakınlaşamaz. Ancak basketbol, rekabetçi bir kardeş oldu.

Görüyorsunuz, Arjantin’de başlıca sporlar için çok fazla ilgi olmasa da bazı sporlar seviliyor.

Her şeyden önce, salon basketbolu şehirlerdeki tek oyun. Arjantin’de üçe üç, bire bir sokak basketbolu yoktur. Sadece beşe beş takım odaklı tam saha basketbolu oynanır. Genç takımlar seviyesinden A milli takıma kadar bu yaklaşımın sonuçlarını görebiliyorsunuz.

İkincisi ve daha önemlisi, biz tutkuluyuz. Ama size “Ah evet, kazanmaya ve 40 sayı atıp sahanın en iyisi olmaya tutkunum” demiyorum. Eğlenmeli ve keyfini çıkartmalısınız. Spor yapmak çok eğlencelidir. Fakat gelişmek için en önemli olan şey eğlenceli olmayan anlardır, Arjantinliler de bu gelişme anlarını sever. Yoksa Messi bu kadar çelimsiz olmasına rağmen nasıl en iyisi olabilirdi?

Bu kadar uzun olma durumum beni incitmedi, babam da uzun boyluydu. Akranlarımın çoğunun yanında kuleydim, oynamaya başladığımdan beri bu yüzden çok sayı atıyordum. Sahayı domine ediyordum. 11 ya da 12 yaşlarındaydım, bir seyahat takımından iş teklifi aldım. Her şey çok hızlı gelişti- bir dakika, daha rekabetçi bir basketbol takımına katılacağım ve ulusal genç takım programlarında yer alacağım, belki de iyi bir profesyonel kariyerim olacak. Benim için “Basketbolu para için oynayabilecek miyim?” hiç soru olmadı, bu zaten gerçekleşecekti. Ben daha çok, “Daha ne kadar gidebilirim? Avrupa’da oynayacak mıyım? NBA’de oynayacak mıyım? diye düşünüyordum.

15 yaşındayken yerel bir kulüple ilk basketbol sözleşmesini imzaladım.

O yıl, Ekvator’da düzenlenen bir turnuvada oynamak için Arjantin genç milli takımıyla birlikte seyahat ettim. Turnuva boyunca üç Avrupalı gözlemci maçları izleyip notlar aldı. Bir maçın sonunda Saski Baskonia’dan gözlemci yanıma gelip benimle görüştü.

“Seninle bir sözleşme imzalamak istiyoruz.”

İmzaladım ve İspanya’ya taşındım.

17 yaşındaydım.

Şu an olanlara böyle bakmak çılgınca ancak bunu yazan oyuncu olarak 22 yıldır profesyonel basketbol oyuncusuyum. Oyun beni dünyanın her yerine götürdü. NBA'de gururlu anlar yaşadım, ancak kariyerim hakkında konuşurken, 2004'teki Arjantin'in zaferi her şeyin üzerinde.

Uluslararası arenada her takım ve oyuncu ne kadar iyi olduğunu ölçmek için kendini Amerika Birleşik Devletleri ile kıyaslar. Bu benim için de doğruydu. Amerika’ya karşı oynadığım ve iki farklı duygu hissettiğim maçları düşündüm, “gerçekten oynamaya devam etmeli miyim?” diye düşündüm.

Şaka yapıyorum gibi geliyor olabilir ama durum o kadar kötüydü. 1999'da onlarla rekabet etmeye hazır değildik. O zamanlar Vin Baker’ı savunuyordum, benden daha uzun ve 18 kilogram daha ağırdı. Bana çarptığı ilk sefer beni tamamen uzaydan çıkarmıştı, uçmaya başlamıştım. Kendi takımımdaki en büyük adamlardan biriydim ancak Vin ben yokmuşum gibi davranıyordu.

“Hmm, bu adam benden daha güçlü.” diye düşünmüştüm.

Başka bir pozisyonda, 3 sayılık atış için kendini hazırlamıştı, “bunu yapması imkânsız, benim etrafımdan uçuyor ve şimdi 3 sayılık basket mi atacak?” dedim ve şutu soktu.

Bu kadar! diye düşündüm. Bu adamlarla rekabet etmenin hiçbir yolu yok.

Ancak bizim takım demirden yapılmıştı ve zamanla daha mücadeleci hale geleceğimizi biliyorduk. O zamana kadar sahada çok uzun zamandır birlikte oynuyorduk ve hareketlerimiz artık makineleşmişti. Herkes rolünü biliyordu ve tarihteki en yetenekli Arjantinli basketbolculardan oluşuyorduk.

2000’li yıllarda her şey değişmeye başladı. Atina’ya gittik ve Amerika Birleşik Devletleri ile bir rövanş ortaya çıktı. Geçmişte ABD bizi düzenli olarak yeniyordu ancak 2002 Dünya Basketbol Şampiyonası’nda onları NBA oyuncuları varken yenmeyi başarmıştık.

İşte o zaman dünyanın geri kalanıyla rekabet edebileceğimizi biliyorduk.

2004 ABD ekibinin Allen Iverson, Tim Duncan ve Amar'e Stoudemire gibi All-Star'larla daha da güçlü hale gelmesi bizim için önemli değildi.

Bizim için bir görev duruyordu; ABD profesyonel oyuncularıyla oynadığı hiçbir olimpik basketbol maçını kaybetmemişti. Neyle karşı karşıya olduğumuzu biliyorduk.

Bizim takımda on yıldır beraber oynadığım oyuncular vardı; Manu, Andres Nocioni, Carlos Delfino, Fabricio Oberto, Pepe Sánchez, Walter Hermann ve diğerleri.

Ve 2004'e gelindiğinde, biz daha yaşlı ama daha güçlü olduk. Sadece ABD'yi yenme şansımız olduğunu düşünmüyorduk, yemin ederim ki- on yıl sonra söylemek çok komik bir şeymiş gibi geliyor bana- biz onları döveriz diye de düşünüyorduk.

Özgüvenimiz yepyeni bir boyuttaydı.

O maç hakkında her zaman hatırlayacağım şey yürürken ne hissettiğimdi. Soyunma odasında enerjinin ne kadar kuvvetli olduğunu hatırlıyorum.

Farklı hissettim. ABD kazanacağını düşünüyordu, “eskiden kazandık, yine kazanacağız.” Bizim takımdan kimse ise sonuçtan şüphe duymuyordu.

Daha önce oynadığımız hiçbir ABD maçına benzemiyordu. Seyirci olarak izlediğimiz maçlarda çok sayıda takımın onları neredeyse yeneceğini düşünüyorduk fakat sonunda ya elleri titriyordu ya da sinirleniyorlardı. Indianapolis'te ABD'yi yendiğimizde bile, gerçekten kazanacağımıza asla inanmadık.

Nocioni veya Manu her kritik şutu soktu (Manu 29 sayı ile maçı tamamladı). Topu inanılmaz iyi dolaştırdık. Diğer takımların ABD’ye karşı düştüğü zamanlarda biz onlardan daha güçlü kaldık. Bütün maçı önde götürdük ve ABD’nin morali bozulmaya başladığında biz oyunun başındaki tutku ve moralimizle oynuyorduk.

O zamanlar hatırlaması zor olan bir şey, itiraf etmeliyim ki altın madalya kazanmak için yine de başka bir maç daha kazanmak zorunda kaldık. Bu sözde rakipsiz takımı yendik, adeta çıldırdık ve daha sonra yapmamız gereken çok şey olduğu konusunda gerçekten bilinçli değildik.

Ama muhtemelen bunun nasıl bittiğini biliyorsunuzdur.

Arjantinlinin tutkusuyla alay etmemelisiniz. Messi'ye sorun. Manu'ya sorun.

Hey Manu,

2020 Tokyo’da görüşecek miyiz? O zamana kadar çok yaşlanacaksın büyük ihtimalle ama herkese bir sürprizin olacakmış gibi geliyor bana. Zaten bunu ilk defa yapmıyorsun.

LUIS SCOLA

UZUN FORVET / SHANXI BRAVE DRAGONS

Yazı: Luis Scola – How We Play Basketball in Argentina / The Players Tribune
Çeviri ve düzenleme: Kenan Alpay / Basket Dergisi

BENZER HABERLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

- Reklam -spot_img

Son Haberler