Bu yazımızda basketbolun kendisinden bahsetmek için çaba göstereceğiz. Amacımız basketbolun ilk olarak kim tarafından ne amaçla oynatılmaya başlanıp sonrasında gösterdiği gelişmelerden bahsetmek değil. Daha ziyade basketbolun halihazırdaki çift taraflı dünyasından ve bu çift kutbun birbiriyle olan etkileşimine değinmek istiyoruz.
Çift kutuplu dünyanın bir ucunu tahmin edeceğiniz üzere NBA, diğer ucunu ise Avrupa Basketbolu oluşturuyor. NBA açık ara ve tartışmasız basketbolun Everest’i. Bunu en çarpıcı biçimde gözler önüne seren şey orada oynanan oyundan öte şampiyonluk kutlamalarında asılan bez afişlerde ya da oyuncuların giydikleri tişörtlerde ya da şapkalarda yazılı olan ifade: ‘Dünya Şampiyonu’. Öte tarafta Avrupa Basketbolu son yıllarda küçümsenmeyecek derecede önemli gelişmeler gösteriyor. Ülkemizde gerçekleşen Dünya Basketbol Şampiyonası’nda ilk sekizde altı takımın Avrupa kıtasından olması, oturmuş organizasyonu ile Euroleague’in yıllardır büyük heyecana sahne olması gibi örnekleri bu iddiamızı desteklemek için kullanabiliriz. Bu arada Avrupa’da oynanan oyun NBA ile karşılaştırıldığında daha sert, daha az gösterişe dayalı ve basketbolun temel prensiplerinden örneklerin bolca sergilendiği bir platform olarak karşımıza çıkıveriyor.
İşte bu oynanan oyun artık NBA’nın da dikkatini çekmiş durumda. Hem de fazlasıyla ve belki de bu geç kalmışlığın verdiği pişmanlıkla… New York Times’da 2 hafta önce yayımlanan bir makale NBA-Avrupa etkileşimine çarpıcı bir açıdan yaklaşıyor. Bahsedeceğimiz etkileşimler daha çok Avrupa’dan Amerika’ya doğru. Avrupa menşeli oyunların Amerikalılar tarafından kullanılıyor olması neredeyse ‘Amerika’yı tekrar keşfetmeye ne gerek var?’ dedirtecek cinsten. İlk olarak bahsedeceğimiz oyun Amerikalıların ‘Avrupa adımı’ olarak tanımladığı; topu hızlı bir şekilde süren oyuncunun savunmacıyı geçme adına önce sağ ayağını kullanarak o tarafa yöneliyor gibi yapması ardından hızlı bir sol adımla savunmacıyı geçerek turnikeyi rahat bir şekilde bırakması üzerine kurulu. Tahmin edin bakalım bu oyunu en çok seven ve kullananlardan birisi kim? Miami ateşi Dwyane Wade! Bu oyunu NBA’ya getiren oyuncu ise buraya ilk ‘kapak atan’lardan Litvanyalı oyuncu Sarunas Marciulionis. Bir zamanlar San Antonio Spurs’de forma giyen Roger Mason Jr. Ginobili ve Parker ile beraber oynamanın verdiği avantajla bu oyunu öğrendiğini ve çok sevdiğini ifade etmekten kaçınmıyor. İkinci oyun ise belki de basketbol oynarken zevk alarak yaptığımız şut gösterme (fake). Bu oyunun NBA’daki azılı kullanıcıları ise Luis Scola ve Dirk Nowitzki. Luis Scola’nın boyalı alanda ne kadar tehlikeli bir oyuncu olduğunu biliyoruz; ancak bu tehditkar oyununun en önemli parçalarından birinin çabuk ayaklarını da kullanarak üst üste yaptığı şut gösterme oyunları olduğunu düşünmüş müydünüz hiç? Nowitzki’nin dururken yaptığı ve topu göğüs hizasından çenesine götürerek şut göstermesi sayesinde savunmacısını etkisiz hale getirip şutunu kullanması NBA’nın ‘yerli oyuncuları’ tarafından da sıklıkla kullanılıyor olduğu gözlerinizden kaçmamıştır.
Bizce NBA-Avrupa etkileşiminde NBA’nın gözünü Avrupa’ya çevirmesinin en önemli dayanak noktası Avrupa’nın oyuncu gelişimine NBA’dan daha fazla önem veriyor olması. Şu vereceğimiz demece dikkat ediniz sevgili okuyucular: ‘Dünya Basketbol Şampiyonası hazırlıkları süresince Litvanya, Rusya ve Türkiye gibi takımları izleyerek onların boş şut yakalamaya yönelik oyunlarını gözlemledim ve kendi takımımda da oynatmak üzere çeşitli notlar aldım. Benim hedefim kendi ligimizdeki Amerikalı oyuncuların var olan atletik yeteneklerine Avrupa’dan ´´çaldığım’’ devamlılığa ve hareketli setlere dayalı oyunları eklemek.’ Sıkı durun; bu demecin sahibi Dünya Şampiyonası’nda rüya takımın koçu Krzyzewski’nin yardımcılığını yapan ve şu an Toronto Raptors’ı çalıştıran Jay Triano!
İnsan düşünmeden edemiyor. Avrupa NBA’dan sadece basketbolu daha da hızlandırmaya yönelik kuralları alıp uyarlamaya çalışırken, NBA birebir olarak oyun ya da strateji ithal ediyor. Nasıl bir paradoks, varın siz düşünün.




