Perşembe günkü basın toplantısında bacağına saplanan kramp belki toplantıdaki ağır havayı dağıtmaya yaradı ama beni çok üzdü Harun…
Şimdi anladınız mı, yıllardır o koltukta neden Tanjeviç’in oturduğunu? Felaket anında gemiden atılan ilk safra o çünkü… Suçu üstüne alıyor, yaşanan rezaletleri kendine saklıyor (belki anılarında yazar) ve bu tahterevalli düzeninde, o inince, haliyle başkanın oturduğu koltuk yeniden yukarı kalkıyor. Tüm bunların karşılığını dokuz yıldır “maddi-manevi” almış olduğu için, onun adına üzülecek halimiz yok. Fakat senin adına üzülebiliriz sevgili Harun…
Seni, İTÜ formasıyla Spor Sergi’nin parkelerine adımını attığın ilk günden basketbol topunu bir kenara bıraktığın ana kadar izledim. Hep hayranlıkla… Aktif spor yaşamını noktalarken yazdığım “Kuyruklu Yıldız Gibi Geçti Aramızdan” başlıklı veda yazısında (Slam Dergisi, Haziran 2006) olağanüstü özelliklerini genç kuşaklara anlatacak en güzel sözcükleri bulmaya çalışmıştım. Çok farklıydın çünkü… Yalnızca tribünleri ayağa kaldıran müthiş bir yetenek değildin. Sertlikle karşına dikilen, seni faullerle durdurmaya çalışan rakiplere bir gün olsun çıkışmamış, teknik faul almamış bir efendilik abidesiydin… İpeksi yumuşaklığını izlemek zevkti. Barcelona’lar, Real Madrid’ler, Milano’lardan teklif gelirken, hatta NBA takımları kamplarına davet ederken, “Ben burada mutluyum, paranın ne önemi var” diyebilen bir gönül adamıydın… Gerektiğinde, babanın da yetiştiği ocak olan İTÜ’de beş kuruş almadan oynayacak kadar cömert ve asildin.
Tribünlerde tırnaklarımızı yediğimiz zorlu maçlarda senin her şeyi bir anda çocuk oyuncağına çeviren hareketlerinle sevinçten deliye dönerdik. Soyunma odasında, parkede, molada ne stres vardı, kim bilir? Ama bir gün olsun, stresten veya yorgunluktan “Bacağıma kramp girdi” diye kenara geldiğini hatırlamıyorum.
Geçen perşembe basın toplantısında Kaan Kural’ın “Bu başarısızlığı sen nasıl açıklayacaksın?” sorusuna kadar… Orada bacağına saplanan kramp ve yüzüne yayılan acı ifadesi, belki de o an için salondaki ağır havayı dağıtmaya yaradı ama beni çok üzdü, Harun…
Sen yaklaşık 25 yılda basketbol âleminin orta yerine kendi ellerinle heykelini dikmiş bir adamsın. Avrupa’da bu spor dalına biraz aşina olan herkes, “Harun Erdenay” adını duyduğu anda ceketini ilikledi şu çeyrek yüzyılda…
Ne yazık ki, son birkaç yılda o heykeli yıkmak için her şeyi yaptın. İyi bilmediğin bir oyunda başrole soyundun. Olmadı…
Birileri o koltuklarda oturmaya devam etsin diye söylenen yalanlara ortak oldun. Hiç yakışmadı…
En sonunda, vücudunun kimyası bile kaldıramadı bu oyunu, kramp girdi. O soruya verdiğin cevaba hiç girmeyeyim zaten… “Sakatlığına” verdim, raporlu saydım seni…
O krampı, yanlış takımda, yanlış pozisyonda olduğuna dair, yukarıdan gelmiş bir uyarı olarak kabul et sevgili Harun… Bunca yıldır saygısını kazandığın insanları daha fazla üzmeden kenara gel ve çık oyundan… Hem artık mazeretin de var; kramp girdi!
Ve sen sevgili Hidayet… Hepimiz senin “Kullandığım yasak ilaçtan ötürü ceza aldığım ve bu sürede Avrupa Şampiyonası’na iyi hazırlanamadığım için özür dilerim” diyeceğini zannederken, eski kaptanından özür beklediğini söyleyiverdin.
İbrahim Kutluay, birkaç yıl öncesine kadar senin takım arkadaşındı. Artık bizim takımda… İşini, hakkını vererek yapabilmesi için, kendisini izleyen milyonlarca insana doğruları söylemesi gerekiyor. Bilirim, milli maçları yayınlayan kanalda bunu yapabilmek kolay değildir. 2007 Avrupa Şampiyonası’nda oynadığı altı maçtan sadece birini kazanabilen Milli Takım üzerine üç-beş kelam etme görevi bana düşmüştü. O zaman İbo da sahada, seninle beraber… Murat Murathanoğlu ve Murat Kosova’yla yayında ne desek olmuyor. Eleştiriyoruz, sağ olsun başkan ve taifesi, NTV’ye telefon ediyor, “Aman fazla yüklenmeyin” diye uyarı alıyoruz.“Suya sabuna dokunmayalım” diyoruz, bu defa eş-dost “Yakıştı mı size?”diyor. Basketbolu gerçekten sevenler bozuluyor.
Yarın-öbür gün sen de gelip o stüdyolarda yorum yapacaksın, Hido… Böyle oynayan, daha doğrusu oynar gibi yapan bir takımımız olursa ne diyeceksin? Arkadaşların, toplam değeri senin yıllık kazancının yarısını bile bulmayan bir Fin takımı önünde bozguna uğrarsa çekinme, içinden geleni söyle. Özür dilemek zorunda değilsin.