3 Haziran 2010; günlerden Perşembe… Yer; İstanbul’da bir yer…
Uykulu gözlerini bir türlü açamıyordu. Çünkü yorgun vücudu artık her uzun uykunun ardından külçe gibi ağırlaşmıştı.
Güç bela doğruldu ve ayağa kalktı…
Sümerbank pijamalarının üstüne röpteşambırını aldı; başı hala dönüyordu çünkü 15 Mayıs’tan bu yana derin bir uykudaydı…
Bu arada masada o kadar çok iş birikmişti, aynen suratındaki sakalları gibi.
Ülkenin en büyük basketbol kulübü kapatılma tehditi altındaydı… Bu durumu da belki çok önemsemiyordu lakin farklı sıkıntıları vardı…
Kavuşamayacağı hayallerinden ağır bir darbe almıştı…
Ülkenin en büyük kulübünün kapanması kendisinin suya düşen hayallerinin yanında fazla bir ederi yoktu; ufacık damlaydı zira…
Sonra salona geçti, -ama evinin salonuna- televizyonu açtı. Spor haberlerinde Fenerbahçe Ülker’in şampiyonluğunu gördü… Günler sonra suratında bir tebüssüm belirdi…
İşte o anda anladı; uyuduğu gece nerede olması gerektiğini…
Federasyon Başkanı’ydı; –hem de çok uzun yıllardır- kim olursa olsun şampiyon, o kupayı kendisi teslim etmesi gerekiyordu kazanan takımın kaptanına…
‘Tüh atladık’ dedi…
Sonra zorladı hafızasını, hatırladı:
‘Geçen sezon da aynı hareketi yapmıştım’…
Ve yine sonra iki yıl arasındaki yokluğunun nedenlerini kıyasladı… İkisi de farklıydı.
‘En azından eleştirileri 1-1’e getirmiş oldum’ dedi… Rahatladı… ‘Onlara da onlara da vermeyen bendim’ diye bir ses yükseldi içinden…
Sonra günlük sorununa döndü… Kıpkırmızı gözleri hafif nemlenir gibi oldu…
Çünkü kaçırdığı hayalini hatırladı… Bu sabaha FIBA Başkanı olarak uyanmak isterdi.
Lakin öyle değildi… Hala sadece Abdi İpekçi Spor Salonu’nda bir odası vardı.
Orası da ona yetmiyordu.
Artık ufak tefek geliyordu; şampiyona kupa vermek…
Farklı bir heyecan olmalıydı…
Sonra irkildi ve ayağa kalktı…
Kaybettiği FIBA Başkanlığı makamına karşı kurduğu ittifak için çalışması gerekliydi… Onun görevi Don Kişot olmaktı…
Takvime baktı; Dünya Basketbol Şampiyonası’nın başlamasına fazla bir şey de kalmamıştı. Haaabir de ev sahibiydi…
Ülke takımının Koçu? Menajeri açıklamıştı neyin ne olacağını. Kendisi lütfetmemişti…
Sonra tüm bunlara aldırmadan; hayat böyle devam etti…
Neredesin Başkan?



