TÜRKİYE bir kere o havasını kaybetti mi bir daha yakalaması hiç kolay olmuyor. Dağdan yuvarlanan kartopu inişe devam ettiği sürece çığ oluyor da bir kere durdu mu güneşin altında eriyor karlar. Litvanya maçı sonrası skordan çok ritm kaybetmemek önemliydi Türkiye için. Yenildiği Litvanya maçı dahil savunmada duvar olan, yardımlaşmaktan, paylaşmaktan keyif alan, yaptığı işe inanan o hava dün takım daha sahaya çıkarken gitmişti.
Polonya gibi rakiplere karşı daha maçın başında “Patron benim” mesajı vermek çok önemli. Bu tip sınırlı ama kendini aşmaya çalışan takımlar kazanabileceğine inandığı zaman hiç olmadık işler yapabiliyorlar. 10/22 üçlük atmak gibi. Son saniyede Ersan’ın uzun kollarının arkasından 15 santim kısa Berisha’nın attığı şut gibi. Hiç olmayacak şeylerin olabileceğine inanmalarına engel olmak gerekli. Önce rakibin inancını kırarak rahat geçmişti Milliler Portekiz ve Britanya’yı. Dün ilk yarıda sahada “duran Türkiye” vardı. Hani savunmada sürekli rakibin önünde değil arkasında kalan, hücumda herkesin toplu oyuncuyu izlediği, hemen hiç hareket etmeyen Türkiye. Başların önde olduğu, herkesin birbirine bir şey soracakmış ama çekiniyormuş gibi baktığı.
ORTAOKUL DÜZEYİ
O ilk yarıda mesela attığımız bir serbest atış sonrası boş turnike yedik. Devre sonunda 3.5 saniye kala 2 faulümüz varken, faul yapmak için oynarken basket yedik. Ortaokul düzeyinde hatalar. Ama işte o hareketlilik, yapılan işe inanç, oynanan oyundan keyif alma olmayınca nasıl olumlu hava bizi ayağa kaldırıyorsa, olumsuz atmosfer de diz çöktürüyor. Duygusal bir ülkeyiz. Duygusal bir takımımız var. Çabuk coşuyor, çabuk da düşüyoruz. Litvanya yenilgisi sonrası düşmüş, boş günde de kalkamamışız. Kafaların bir kısmı o maçta kalmış, kalanı İspanya’ya gitmiş.
İkinci devrede aslında o duran motoru çalıştıracak kıvılcımları bulduk. 4 kısayla sürekli adam değiştiren savunma en azında hareketliliği arttırdı. Çok hoşumuza gitmeyen 2-3 düdük takımı sinirlendirdi. Sinir genelde sağlıklı düşünmeyi engeller ama dün o motoru çalıştıracak, tekrar dağdan aşağı yuvarlanmayı sağlayacak bir duygusal tetikleyici gerekiyordu. Düdüklerle onu bulduk. Tekrar kontrolü ele aldık. Enes bütün maç yapmamız gerekeni sergileyip kısa Polonya pota altını dağıttı. 5 dakika kala 75-68 öndeydik. Oradan bu Polonya’ya maç vermeyiz diyorduk ki…
SON TOP FELAKETİ
İşte oraya kadar çoktan bitmesi gereken maç yakın skorlu olunca her şey tersine dönüverdi. Bizim maç sonu oynama sorunlarımız bir kez daha bizi buldu. Son topu felaket kullandık. Bir önceki topu da çok iyi kullanmasak da 2 serbest atış bulmuştuk ama Polonya en olmayacak yerde 2 imkansız üçlük ve Berisha’nın basketiyle kazanmayı başardı. O çok güvendiğimiz savunma %55 isabetle 84 sayı yedi dün. Son 5 dakikada aynı Litvanya maçındaki gibi 16 sayı gördük potamızda.
Litvanya maçı sonrası ritm kaybetmekten korkuyorduk. Ama korktuğumuzun Polonya karşısında başımıza geleceğini hiç düşünmemiştik.




