Evet, doğru tahmin ettiniz… Geçen haftaki yazımda (24 Ağustos) adını vermeden, doping kontrolünden nasıl kaçırıldığından söz ettiğim ‘Avrupa Şampiyonu’ unvanlı atletimiz Nevin Yanıt’tı. O sürecin nereye bağlandığını bugünkü haberlerde okuyoruz.
Yaklaşık beş haftadır doping konusunda dördüncü yazım bu… Sağolsun meslektaşlar, bu tartışmaya uzak durdular. Çoğunluk, ancak biri yakalandığında “Rezalet…” makamından çalan, her zaman el altında bulundurulan o klişe metinleri köşesine yerleştirmeyi tercih ediyor zaten…
15 Ağustos tarihli yazıma gelen tepkileri iki başlıkta toplamak mümkün. Birinci grup, “Dopinge özgürlüğü savunuyorsunuz. O zaman sporcular değil, ilaçlar yarışmış olmayacak mı?” diyor. Bugün de öyle olmuyor mu? Kimin doktoru, teknolojiyi daha iyi takip ediyorsa, sporcusunu kontrollerden daha ustaca kaçırıyorsa en büyük şampiyon o değil mi? Sadece biz şampiyonların adını biliyoruz, doktorları neredeyse hiç tanımıyoruz…
Bir de “Bu düpedüz global kapitalizm eleştirisi. Ne yani, kapitalizmin tasfiyesini mi öneriyorsunuz?” diyenler var. Tartışmayı o kadar ütopik bir noktaya götüremem. Ancak kapitalizmin, her tökezlediğinde bir yolunu bulup toparlanabilen, kendine çekidüzen veren ve tıkanma noktalarını aşmayı becerebildiği için yüzyıllardır ayakta kalan bir sistem olduğunu biliyorum. Önerilerimi, onun bu özelliğine binaen dillendiriyorum…
“Daha fazla yarışma, daha fazla maç, daha fazla para…” Çoğu organizasyon, bu yazısız kuralın üzerine kurulu. Amerikan Beysbol Ligi’nde bir yazda kaç maç oynandığını saymak imkansız neredeyse… NBA’i takip edenler, takımların sıkıştırılmış takvimde iki günde bir maça çıktığını iyi biliyor. Buz hokeyi hakeza… Ne yazık ki, şimdi futbol da aynı yola girmiş durumda. Haftasonu yerel ligler, hafta içi Avrupa Kupaları derken, sezon bitiminde de Dünya Kupası veya Avrupa Şampiyonası gibi milli takımları kapıştıran dev organizasyonlar sahne alıyor. Başarılı bir futbolcunun oynadığı maç sayısı yılda 60’ın üzerine çıkabiliyor.
Bir kere önce bu kadar endüstriyelleşmiş ve emekçisini insanlık dışı bir tempoya zorlayan dalları diğer olimpik branşlardan ayırıp, bu alanlarda daha farklı doping kıstasları koymak gerek. Zamanın ruhu bizi buna zorluyor. Amerikan futbolu, Formula 1, extreme sporlar ve vücut geliştirme gibi seyirliklerde, sporcuların aslında ne gibi kimyasallar kullandığını biliyor muyuz? Hayır. Doping yaptıklarından emin miyiz? Evet.
O zaman Fransa ve İtalya gibi zorlu bisiklet turları (ya da yol yarışları demek daha doğru galiba) NBA, tenisçileri ülkeden ülkeye gezdiren ATP ve WTA organizasyonları ve benzeri organizasyonlar da olimpik standartların dışında tutulabilir. Bu alanlarda bir yere kadar (tabii ki o kırmızı çizgiyi bilim adamları ve WADA çizecek) kimyasal kullanımına izin verilebilir. İzleyici de bilir ki, o sporcular “dopingli”…
Öte yandan, olimpiyat kendi ruhunu koruyabilmek için, yarışılan branş sayısını azaltıp, kontrolü yoğunlaştırarak kendini aklamak yolunda dev bir adım atabilir. Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyeleri, doğru düzgün yerel ligleri, organizasyonları olmayan dallarda, dört yılda bir çıkıp madalya kovalayan adamları kontrol etmelerinin ne kadar zor olduğunu bilmiyorlar mı? Örneğin halter… Hepimizin malumu olduğu üzere, Türkiye 90’ların başından 2000’lerin ortalarına kadar halterde dünyanın en başarılı ülkelerinden biriydi. Olimpiyat oyunlarında bu dal, bizim için madalya kaynağı ve gurur vesilesiydi. Ama o günlerde bile ülkemizde lisanslı haltercilerin sayısı 250’yi aşmıyordu. Yani ülkenizde doğru düzgün yarışması, ligi, düzenli organizasyonu olmayan, yalnızca 250 vatandaşınızın yaptığı bir spor var ve siz gidip o dalda, olimpiyat madalyaları toplayabiliyorsunuz. Böyle bir spor dalının olimpik olmasının ne anlamı var Allah aşkına? İsteyen çıksın lunaparkta podyuma, girsin barın altına, kaç kilo kaldırabiliyorsa kaldırsın… O şov için nasıl bir ilaç aldığı da kendine kalsın!
Olimpiyat kendini sadeleştirmeden, endüstriyel takım sporları zamanın ruhuna uygun yeni düzenlemelere gitmeden, doping skandalları bitmez.



