Red Auerbach dev purosunu tüttürüp yukarında kafasını sallayarak şu günkü NBA'e bakıyordur. Yukarında diyorum ama inandığım kadarıyla birisinden çalma yapılabilecek en büyük günahlardan birisi. Ondan Auerbach'ın şu anda “yukarıda mı” yoksa “aşağıda mı” konusuna çok fazla girmemek lazım. Çünkü Auerbach Boston Celtics'in başındayken başka genel menajerlerden az araklamadı. Tabii 1980 yılında yaptığı soygun gibi bir takas sadece NBA tarihinde değil tüm spor tarihinde çok az yapılmıştır. Auerbach Merkez Bankasını veya Fort Knox'ı soymadı. Auerbach, Golden State Warriors'ı soydu. 9 Haziran tarihinde gerçekleşen takasta ihtiyar kurt “problemli ve ilgisiz” damgası yemiş Robert Parish'ı ve 1980 NBA Draftindeki 3.üncü seçme hakkını Warriors'dan alarak karşılığında aynı draftteki birinci ve onüçüncü seçme
hakkını yolladı. Warriors ilk seçme hakkıyla Purdue Üniversitesinden Joe Barry Carroll'u ve on üçüncü seçme hakkıyla da guard Rickey Brown'u aldı. Celtics ise Minnesota Üniversitesinden Kevin McHale'ı seçti. Parish ve McHale NBA tarihinin en iyi 50 oyuncusu arasına girerken, Auerbach'ın 2 yıl önce gerçekleştirdiği başka bir soygunla birleşince Boston Celtics onlara 3 NBA şampiyonluğu kazandıracak “Büyük Üçlüyü” bira araya getirmiş oldu. O soygunu da hatırlarsak; 1978 NBA Drafti öncesi NCAA'lerde 4 yılını tamamlayan ve Draft'e girme hakkını kazanan Larry Bird adında bir oyuncu, okul değiştirdiği için bir sezon basketbol oynayamamasından kaynaklanan 5.inci sezon hakkını kullanacağını ve Indiana State Üniversitesine döneceğini açıkladı. Bu da NBA takımlarının ona bu draftte hiç sıcak bakmamasını sağladı. Ancak o draftte 6. seçme hakkına sahip olan Auerbach, Bird'ün 40-50 yılda bir gelecek bir oyuncu olacağını anladığından dolayı onu yine de draft etti ve NCAA'lerde oynamasını televizyondan izledi. NCAA sezonu bittiğinde de 1979 NBA draftinden önce de Bird ile anlaştı. Bird esasında hangi drafte girerse girsin ya 1. ya da 2. (Bu da 1979 NBA draftinde Magic Johnson olduğundan) seçilecek bir oyuncuydu. Ama “hırsız” Auerbach onu 6. seçim hakkıyla seçmişti.
Hikayemize bu girişle başladık, çünkü o zamanlar takas yapmak veya rakiplere avantaj sağlamak çok daha kolaydı. Çok daha doğaldı. Kafan rakip başkanlardan veya genel menajerlerden daha iyi çalışıyorsa, basketbol veya basketbolcudan daha iyi anlıyorsan, biraz da tuz biber gibi üstüne insan ve sporcu psikolojisini eklediğinde başarılı olman mümkündü. Ama günümüzde durum çok farklı boyutlara geldi. Carmelo Anthony'nin takas hikayesinden söz ediyorum. Gazeteyi al Melo. Televizyonu aç Melo. İnternete gir Melo. Melo kusacağız vallahi. Yeter diye çığlık atasım geliyor. Takas ise takas edin. Yoksa otur oturduğun yerde zaten şurada 3-5 ay kaldı kontratının bitimine. Bu nasıl bir iştir anlayamadım? Bir gün çıkan haber bir gün sonraki haberi tutmuyor. Dedikodu veya rivayet sözlerine yeni anlam kazandırdılar. Kaç kişi bu işin içinde, kaç kişi basına haber sızdırıyor belli değil. Esasında Carmelo Anthony olayı “Günümüzden Bir Takas Hikayesi” olarak özetlenebilir. Aşk var, göz yaşı var, ihtiras var, özlem var ve tabii ki para var. Esasında “Günümüzden Bir Aşk Hikayesi” de diyebiliriz herhalde.
Hikayemizin kahramanı Carmelo Anthony. “Melo” lakaplı kahramanımız esasında bu hikayede bir figürandan başka bir şey değil. Melo'nun işi basket atmak. Ama bu hikayede adeta sonbahar rüzgarında oradan oraya uçan ve düşen bir yaprak gibi. Hikayemizin esas kahramanlarından La La Vazquez. Carmelo'nun önce sevgilisiydi, sonra oğlunun annesi oldu. Sonra nişanlı, sonra da eş. La La çok ünlü birisi. Daha doğrusu öyle olmak istiyor. Yok, yok o bir şarkıcı veya müzisyen veya aktrist değil. Bir yazar, bir yönetmen, bir besteci de değil. La La bir “entertainer” yani eğlendirici. Şimdi bunu böyle yazmakta çekimser kaldım yanlış anlaşılır diye. La La DJ'lik de yapmış. Sunuculukta yapmış. Biraz artistikte var. Onunla ilgili en güzel tariflerden birisi “television personality”. Yani televizyon şahsiyeti veya televizyon kişisi. Ne is yapar? Şarkıcı mı? Dansçı mı?
“Hayır, hayır. O, O, O bir televizyon kişiliği”.
“Yani ne yapar? Çocuklara kitap mı okur?
“Hayır, hayır, anlamıyorsun. O, O, O bir televizyon şahsiyeti.”.
Neyse hikayemize dönersek. La La Brooklyn doğumlu ve New Jersey Nets'in yakında Brooklyn'a taşınacağını bildiğinden kocasının buraya takas edilmesine çok da karşı değil. Ama kariyeri açısından düşündüğünde Brooklyn tabii ki bir New York değil. Bir tarafta Brooklyn köprüsü, diğer tarafta Büyük Elma. Broadway. Manhattan. Gotham City. Top of The Rock. Empire State Building. Tamam, tamam biraz turistik bir seyahate döndü. New York yaşıyor, gece gündüz yaşıyor. “The City That Never Sleeps” veya “The Center Of The Universe”. İş orada, kariyer orada, para orada. La La “Laves New York”. Üstelik La La, Carmelo'nun da New York'u Lave etmesini istiyor. En yakın arkadaşlarından Kim Kardashain'a bile söylemişmişmiş. Neyse oralara girmeyelim, çünkü o zaman bu hikaye “Savaş ve Barış” seviyesinde uzunlukta olur. Tabii her şey La La ile bitmiyor.
Çünkü hikayemizin kahramanları arasında bir Rus var. Mikhail Prokhorov! Soğuk savaş bitti, Sovyetler Birliği bölündü. O bölgede birçok yeni zengin türedi. Kahramanımız New Jersey Nets'i satın aldı. $ 13.4 milyonu var. Bu işte de yeni. Öğreneceği çok şey var. Onunla iyi olmak kimlerin işine gelebilir ki? Herkesin değil mi? Prokrohov ne yapıp, ne edip Carmelo'yu almak istiyor. Melo'nun kaç kez NBA takımını şampiyon yaptığını veya NBA Finallerine taşıdığını, hatta Batı Yakası Finallerine taşıdığını biliyor mudur? 2003 yılından beri Denver'da forma giyen Anthony'nin geçen sezon takımını Batı Finallerine taşıyana kadar Tracy McGrady'nin “new and improved” modeli olmaya en yakın aday olduğunu biliyor mudur? Bilemem ama mutlaka o kadar zengin birisinin etrafında ona bu soruları cevaplayacak kişileri bulundurduğunu düşünüyorum.
Ve işte Leon Rose. O şu anda belki de NBA'in en güçlü oyuncu menajeri. Nasıl Michael Jordan'ı temsil ettiğinde David Falk NBA'in sadece en güçlü menajeri değil, David Stern'ün gücüne rakip olabilecek bir güce sahip olmuştu veya olmaya çok yaklaşmıştı. İşte Leon Rose modern günümüzün David Falk'u. Çünkü o LeBron James'in menajeri. “I GOT THE POWER”. O ayrıca Carmelo Anthony'nin de menajeri. Chris Paul'un da. Richard Hamilton'ın da. Hatta Rose C.A.A (Creative Artists Agency) adında Hollywood yıldızlarını, sanatçıları da içeren dev bir menajerler kooperatife katıldıktan sonra bu oyuncularla sınırlı değil, Dwyane Wade, Chris Bosh, Tony Parker gibi defalarca All-Star olmuş oyuncularla da aynı havuzda. Şimdi belki de Miami Heat'de gerçekleşen “Heatles” üçlüsünün nasıl oluştuğu biraz daha netleşiyor. Rose şu anda gündemden düşmeyen Detroit-Denver-New Jersey olası takasın orkestra şefi. Takası o yönetiyor. Carmelo nereye giderse gitsin en az La La kadar, hatta belki ondan daha fazla Rose'un dediği olacaktır. Rose ve ekibi Prokhorov'a baktığında ne görüyor bilemem, ama ona “Benjamin” lakabını koymuşlarsa pek de şaşırmam. Bu arada CAA ve Rose çoktan Avrupa'ya adım attı bile. Parker'ın yanı sıra, Andrea Bargnani, Omri Casspi, David Andersen'ı onlar temsil ediyor.
Hikaye gitgide karışıyor öyle değil mi? Leon Rose bu hikayede ki bir numaralı isim ise, ismin arkasındaki ismi de açıklamanın vakti geldi. William Wesley. World Wide Wes. O herkesi tanır ve herkes ona bir iyilik borçludur. NBA yıldızları, sanatçılar, NCAA coach'ları, takım sahipleri, başkanlar ve genel menajerler. Leon Rose bir yarış arabasıysa, Wes o arabanın motoru. Leon Rose menajerlerin Optimus Prime'ı ise Wes onun eli, ayağı, kolu bacağı. Hatta beyni bile diyebilirisiniz. Wes'in şunu şöyle yapalım dediği herşeyi Leon Rose'un çok dikkatli dinlediğinden emin olabilirsiniz. Tabii Wes aynı zamanda da CAA'in danışmanlarından. Beşiktaş Cola Turka'da forma giyen Allen Iverson (Leon Rose onunda menajeri) Türkiye'ye gelmiş olabilir ama Wes'e bir telefon kadar yakındır. Michael Jordan ve AI ile telefonda bir konferans görüşmesi yapmak istiyorsunuz tek adres Wes. Adamınız Wes. Leon Rose 21 yıldır onun avukatıymış ve herhangi bir nedenle ona hizmet vermişse ondan para almadığından emin olabilirisiniz. Ron Artest çıldırmış ve Indiana'yı beraberinde dibe kadar çekecek, kim ona dur diyebilir, kim onu sakinleştirebilir? Aynen öyle. LeBron'ın Miami'ye gidişini ve Bosh ile Wade'in ona katılmasını Rose değil Wes organize etti deniyor. Wes o organizasyonla New York'un kalbini kırdığının farkında ve o kimseyle kötü olmayı sevmez.
Ve hikayemizin jokeri; Amerika spor tarihinin ilk Afrika doğumlu genel menajeri. Denver Nuggets'da çaylak yılı olan Nijerya doğumlu Masai Ujiri. Son 3 sezon Toronto Raptors'da başkan Bryan Colangelo'nun asistanı olan Ujiri Raptors'ın uluslararası uzmanıydı. Ama sanıyorum ki Maurizio Gherardini'nin gelişi ve performansıyla pabucu dama atıldı. NBA Afrika Basketball Without Borders sorumlusuydu. Bu kampta basketbol ile çıkış yapan Solomon Alabi'yi Raptors'a draft etmeleri için tavsiye eden o. Seçen de, seçtiren de. Onun sezon başında genel menajer görevine getirilmesinin nedeni ise Carmelo Anthony ile olan yakın dostluğu diyenlerinde sayısı hiç de az değil. Hedef veya amaç Anthony'nin Denver'da kalmasını sağlamaktı. Şimdilik bu hesap tutmadı. Ancak Anthony takası konusunda bazı tanıdıklarım herkesi Ujiri'yi etki altına alacağını düşündüğünü söylüyor. Ama şimdilik görüntü böyle değil. Ujiri hiç beklenmedik kadar inatçı ve çetin bir ceviz çıkarsa işte o zaman onun genel menajer yapılmasındaki hesaplar gibi şu anda herkesin yaptığı tüm hesaplar tutmayabilir. Bu arada son bir şey de eklemek lazım. Nuggets'ın sahibi Stan Kroenke takımı tamamıyla 30 yaşındaki oğlu Josh'a devrettiğinde dolayı, yeni patron da kendisine ahkam kesemeyecek bir yeni genel menajer aldı diyenlerinde var. Yani Josh Kroenke'de bu hikayede ön plana çıkabilir.
Son olarak hikayemizde önemli taşlardan birisi olarak karşımıza çıkan LeBron James. “The Decision” etkileri azalmış olabilir ama James'in kafasında Anthony'nin de içinde olduğu ikinci bir süper üçlü yaratma projesi var. Bu Amare-Carmelo-Chris Paul da olabilir, ama ben açıkçası James'in kendisine çok yakında bir rakip yaratılmasına izin vereceğini düşünmüyorum. Açıkçası Carmelo-Chauncey-Richard Hamilton üçlüsü süper olmamakla birlikte biraz daha Kral'ın damak tadına daha uygun gibi geliyor bana. Daha doğrusu ikisi arasında bir şey daha uygun olabilir. Tabii LeBron ikinci böyle özel bir oluşum olduğunda kendisinin üzerinde yükten kurtulmuş olacak ve imaj açısından tırmanışa geçeceğini düşünüyor. Haksız da sayılmaz! Böyle bir iki “Üç Silahşörler” örneği daha piyasaya çıkarsa, LeBron'a yöneltilen eleştiri okları da kalkmış olacak. Hele, hele birde bu oyunculardan birisini “The Decision Part II” yapma konusunda ikna edebilirse vay, vay.
Evet sevgili basketbolseverler. Aşk var (La La), göz yaşı var, ihtiras var (Siz seçiniz), özlem var (New York/Anthony orada doğdu), ve tabii ki para (Sayabilirseniz sayın) var. Ay pardon! Göz yaşını unuttuk değil mi? Denver doğumlu olan, Colorado Üniversitesinde NCAA kariyerini tamamlayan, NBA kariyerini ise Denver'da noktalayarak kulüpte görev almak isteyen Chauncey Billups'ın takas söylentileri içinde yer almasına Melo çok üzülmüş. Vah, vah, vah.
Efsane Auerbach ile başlamıştık, onunla noktalayalım. Zaten bu hikayede köprülerin altından daha çok su akar. Eminim ki Auerbach şu anda neredeyse ve bu gelişmeleri görüp “Günümüzden Bir Takas/Aşk Hikayesini” izleme şansını buluyorsa, şükrediyordur ve kendi kendine “Bizim zamanımızda sadece bir tane Şaban bulduk mu işi bitiriyorduk. Bu ne böyle Brezilya dizisinde bile bu kadar geniş bir kadro yoktur. Kim bu kadar insan ile uğraşacak ki!” diyordur.



