Taşıma su ve değirmen / GÖKHAN TÜRE

Kimsenin iyi niyetinden şüphe yok… Herhalde Türk Milli Takımı’nın başarılı olmasını, 1993 yılından bu yana aralıksız yer aldığı Avrupa Şampiyonası finallerinde oynamaya devam etmesini, Basketbol Federasyonu Başkanı Hidayet Türkoğlu’ndan Milli Takım’ın yeni coachu Orhun Ene’ye, oyunculardan teknik ve idari kadroya kadar daha fazla isteyen kimse yoktur elbette…

Ancak ne kadar istekli ve iyi niyetli bir çaba içinde olursanız olun, bu çaba, “panikle” ya da “güvensizlikle” yön bulunca ortaya istenmeyen sonuçlar da çıkabiliyor…

Biraz açalım…

Öncelikle Hırvatistan’ın, ağırlıklı olarak sadece “tek cephede” mücadele veren, hedefi sadece oynadığı yerel liglerdeki takımlarıyla sadece “ülke” bazında hedefler peşinde koşan oyuncular grubundan oluştuğunu hatırlatalım. Kısacası bizdeki gibi “iki cephede”, hem Avrupa’da hem de yerel ligde hedefi olan ve özellikle de Euroleague’de zorlu bir maratonda zaman zaman hafta içini de çift maç yaparak geçiren, sürekli seyahat eden “yıpratıcı” bir temponun içinde değiller. Bunun yanında kadroyu belirlerken, ülkenin yetiştirdiği üst düzey yıldızları “mutlaka ve mutlaka” kadroya getirme gibi bir “dertleri” ve “kaygıları” da yok… Eğer öyle olmasa, bir gece önce Anadolu Efes’le Kızılyıldız deplasmanında kazanan Krunoslav Simon, dün bu maçı evde koltuğuna yaslanmış izliyor olmaz, soluğu Milli Takım kampında alırdı!.. Yetenek havuzları bize göre daha geniş olan Hırvatlar’ın yaşadığı bu durum, bizimle kıyaslandığında “büyük bir lüks”!.. Sakatlık gibi her ülke için mümkün olan “olağan” aksaklıkları bir kenara koyarsak, kağıt üzerinde haftalar öncesinden “netleşmiş” bir milli takım “iskeletine” sahip oldukları da ortada… Dolayısıyla en can alıcı nokta “bizim gibi taşıma su ile değirmen döndürme” gibi bir “çaresizlik (!)” içinde de değiller…

Çaresizlik derken, aslında bunun biraz da bizim kaybetme kaygısı ile gelen “abartılı” tercihimiz olduğunun altını çizmeli… Bir gece önce Euroleague’de maça çıkmış dört oyuncuyu 24 saat geçmeden ve seyahat sonrası sahaya sürüp bir şeyler üretmesini beklemek biraz fazla “zorlama” olmadı mı?.. İyi bir sezon geçiren ve aday kadroda da yer alan Doğuş Özdemiroğlu ya da Yiğit Arslan (ya da ikisi birden) Berk’le birlikte dün oyun kurucu pozisyonunda süreyi paylaşsa acaba daha kötüsü olur muydu? Yani Anadolu Efes’in, Kızılyıldız deplasmanında (az ya da fazla, fark etmez) süre almış, seyahat edip dönmüş, zaten yoğun tempoda yeterince yıpranmış Buğrahan, Doğuş Balbay ve hala tam olarak hazır olmayan Shane Larkin’i mental olarak da yıpratmak yerine pazar gününe daha diri bir şekilde saklasak olmaz mıydı? Eğer milli takıma faydası olacaksa rotasyona bu gruptaki hiçbir oyuncunun itiraz edeceğini düşünmüyorum. Sonuçta milli menfaatler söz konusu ise gerisi teferruattır. Dolayısıyla “panik” dediğim kısım, bu sürecin daha soğukkanlı ve akılcı bir çözümle sonlandırılamamış olmasıdır…

Sadece son dönemde değil, uzun yıllardır ya devşirme oyuncu ekleyerek, ya da yukarıda yazdığımız gibi “günü kurtarma” amaçlı çözümlerle durumu kurtarmaya çalışıyoruz. Değişen bir şey yok!..

“Eldeki malzeme bu, yapacak bir şey yok, oyuncu yetişiyor da biz mi oynatmıyoruz” diyenler de çıkacaktır elbette… “Güvensizlik” dediğimiz şey de işte bu bakış açısıyla vücut buluyor; ne yazık ki… Evet, ligimiz yabancı cennetine dönüşmüş olabilir. Bu, bugünün sorunsalı değil, yıllardan bu yana, Avrupa’da büyüyen hedefler paralelinde “yetişmiş Türk oyuncu” sayısı yok denecek kadar azaldı. Çoğu “yetişme” aşamasında kaldı; yetişemedi!.. Bunda hem hedefleri büyütüp altyapısını küçülten, oyuncu yetiştirmek yerine “ucuz ama hazır” yabancı oyuncuları tercih eden kulüplerin hem de “rol oyuncusu” olmayı kabullenen, yabancılarla forma için savaşmak yerine onlara kenardan havlu servis etmeyi tercih eden genci, yetişkini “tüm Türk oyuncuların” payı büyük… Ama en azından Milli Takım seviyesinde – hem de gençler ligini hayata geçirerek bu uğurda çok önemli bir atılıma imza atan – yabancı oyuncu sayısında da rakamı daha aşağıya çekmek için çabalayan TBF’nin bu genç oyunculara güven aşılamak, onları kazanmak adına “risk alması” bence daha doğru bir yaklaşım olurdu… Dünkü Hırvatistan maçından örnekleyecek olursak eğer mesela; Alperen Şengün oynadı, fena mı oldu?.. Sonuç itibarıyla kaybedeceksek de eğer, böyle kaybedelim.

Eleme grubu maçlarına kısa bir süre kala coach değişikliği hamlesine gelince… Hem TBF kanadından hem de eski coach Ufuk Sarıca’dan, bu hamlenin gerekçelerine dair kamuoyunu aydınlatan bir açıklama gelmedi. Gelseydi iyi olurdu!.. Ancak zaten hazırlık evresi 2-3 gün olan, zaten bir araya gelmeleri ve yaptıkları idman adedi de günlerle sayılı olan bir yapıda, “bu kadar kısa sürede” bu değişimin olumlu ya da olumsuz yanını görmek, analiz etmek mümkün değil. Yeni coach Orhun Ene’nin elinde “sihirli değnek” olmadığını göre de bu hamle ancak uzun vadede değerlendirilebilir. Ben bu değişimin Milli Takım’a herhangi bir olumsuz etkisi olacağını düşünmüyorum. Sonuçta Orhun Ene de uzun yıllardır hem Milli Takım hem de kulüpler düzeyinde baş antrenörlük yapan, oyunculuktan gelmiş, saha içine ve dışına son derece hakim, oyuncunun ruh halini bilen, çok deneyimli ve yetenekli bir isim… 2011’deki Eurobasket’te baş antrenör olarak görev yapmış ancak bu süreç şampiyonanın ardından hemen sonra son bulmuştu. Uzun yıllar Tanjevic’in yanında birçok başarının altında da imzası vardır. Bence uzun vadede Milli Takım’a artı değer katacaktır.

Hollanda ile yarın oynayacağımız maç öncesinde dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da “kırılganlık”… Bunun son ve en can alıcı örneğini geçen yılki 2019 Dünya Kupası’nda ABD karşısında elimizden kaçan tarihi galibiyetin ardından yaşamıştık. Hemen ardından Çekya’ya farklı kaybedip turnuvaya havlu atmıştık. Milli Takım’ın, uzun yıllardır üst düzey turnuvalardaki “kronikleşmiş” sıkıntısı olan kırılganlığın nesilden nesile devam ediyor olması, biraz da aşırı baskıdan kaynaklanıyor… Evet, Hırvatistan yenilgisi, kalan maçların önemini iki kat arttırdı. Ancak Hollanda’dan da İsveç’ten de daha deneyimli ve kapasiteli bir takım olduğumuz gerçeğini göz ardı etmeden, stres yapmadan, kaybetmenin de oyunun bir parçası olduğunu ve dünyanın sonu olmadığını unutmadan özgüveni ve motivasyonu yüksek tutarak mücadele etmeliyiz. İpler hala bizim elimizde

Gökhan Türe