Ata(na)ma(ya)n mühendisler ve çok renkli milli forma / ADNAN ONARAN
13.09.2015 - 18:14

Eurobasket 2015'in en zorlu grubunda 3 galibiyetle üst tura çıktık. Rakip Fransa'ydı ve  Fransa karşısında çok şansımız olduğunu düşünmüyorumdum. Kadro olarak en donanımlı olduğumuz dönemlerde dahi Fransa'nın atletik, delici ve aynı zamanda fiziksel yapısı bize hep ters gelmiştir. Yine de  ilk turun ardından hatta öncesinde ve turnuva sonrasında da en çok konuşulan ve/veya tartışılan isim Ergin Ataman olacak. Ataman aynı konularda bazı kesimler tarafından eleştiriliyor başka kesimler tarafından da övülüyor. Çünkü kantarımızın topuzu ve yorumlarımızın da tarafsızlığı yok. Sahadaki oyuna kırmızı-beyaz pencereden bakmak yerine paletin kulüp takımı renkleriyle bakılıyor. Sadece turnuvada oynanan basketbola göre Ergin Ataman'ı değerlendirmek gerekirse; alınan 3 galibiyet büyük ölçüde kendisinin ve antrenör ekibinin 'coaching' başarısıdır. Bunu kabullenmek istemeyense art niyetlidir. Bu üç galibiyetin nasıl alındığı konusunda eleştiriler olabilir. Açmak gerekirse gruplar belli olduğunda, hazırlık dönemi sonrası son kadrolar belli olduğunda 'kesin' galibiyet olarak bakılan maç sadece İzlanda'ydı. Diğer maçlar en kötü ihtimalle 0-4 en iyi ihtimalle de 2-2 olarak görülebilirdi ve 2-2 hedefi yakalandı. Yani hedefe ulaşıldı ulaşılmasına ama hesaplardaki ufak sapma 2.'lik ve 3.'lük yerine bizi 4'lüğe ve Fransa'ya itti. İtalya ve Almanya karşısında maç her iki yöne gidebilecekken, İzlanda'yı da uzatmada yenebilmişken bugün turnuvaya 0-5 ile veda etmiş olsak Ergin Ataman'ın nasıl kovulması gerektiğini konuşuyor da olabilirdik. Sporda kişilerin kaderi bu kadar pamuk ipliğinde. Bardağın dolu tarafıysa Ergin Ataman ve ekibinin maç sonu yakın biten 3 mücadeleden de galibiyetle ayrılmış olması. Savunma istatistiklerimiz ne kadar şaşırtıcıysa (ki İtalya, İspanya gibi hayatını atarak kazanan takımlara karşı sayı yüksek sayılar yiyeceğimiz kesindi) hücum istatistiklerimiz savunmaya oranla çok çok daha şaşırtıcı. Bunu bir taktik olarak görmekten çok zorunluluk olarak görmek gerek. Çünkü ne İspanya'yı ne de İtalyayı 70'in altında tutabilecek bir oyuncu kalitesine sahip değiliz. Öte yandan yine aynı takımlara her maç 90 sayı atabilecek kapasitede de değiliz. İzlanda'nın da "Dude Perfect" youtube kanalındaki arkadaşlar gibi mesafe tanımaksızın attıkları üçlüklere rağmen maçı kazanmış olmamız bir başka olguyu getiriyor önümüze. Takım karakteri dışında oynadığı 3 maçtan ikisini kazandı. Buna karşılık karakterine nispeten uygun olarak oynadığı 2 maçtan da 1 galibiyet 1 mağlubiyet aldı. Turnuvanın kağıt üzerinde kadro olarak 10 belki de 11. güçlü takımıyız. İronik şekilde bizden güçlü olan takımlardan 4'u bizim grubumuzda yer alıyordu. Milli Takım'ın alacağı sonuçları buna göre değerlendirmekte de fayda var. Yanlış algı yönetimiyle ülke basketbolu olarak çok iyi durumda olduğumuz düşünüyor olabiliriz. Türkiye Basketbol Ligi'nin NBA'den sonra dünyanın en kaliteli ikinci ligi olduğu iddiaları (kısmen gerçeklik payı olsa da) bizi bu illüzyona itmiştir. Türkiye ligi kalitelidir ama Türk basketbolu yükseliş döneminden çok uzaktadır (yabancı serbestisi, alt yaş gruplarındaki oyuncuların 'A' seviyeye çıkarken yaşadıkları zorluklar; -yani alışılageldik Türk sporu sorunları-). Bu gerçekler ışığında kurulan kadroya bakmak gerekmektedir. O yüzden Ergin Ataman'ı son zamanların dillere pelesenk süper (!) terimi 'kadro mühendisliği' acısından eleştirmek de pek doğru değildir. Kadro havuzunu Ömer Aşık, Enes Kanter ve Emir Preldziç dışında en iyileri seçerek kullanmıştır. Ömer ile Enes'in kadroya dahil olmama sebepleri belli. Ancak Emir konusu tartışmaya açık. Her ne kadar Emir'in çok faydalı bir oyuncu olduğunu düşünsem de buradaki mantığı da anlamak gerek. Turnuvada parlayan yıldızımız Cedi. Emir ile Cedi değişik yapılarda olsalar da aynı bölgelerin oyuncuları. Cedi'nin 30+ dakika oyunda kalabileceğine olan güvenle bu karar alındı büyük ihtimalle. Ve Emir'in maç içinde her iki taraf adına da maçı çevirebilecek yetenekleri şu anda Cedi'den daha iyi bir seviyede olsa da Cedi takımın gelecek 10-12 (umarım daha da fazla) yıldaki ruhani lideri olması planladığı için böyle bir karar alındığı akla geliyor. Emir tercihini de böyle sebeplendirebiliriz... Kadro eleştirilerine dair sürekli konuşulan ama kısa olarak belirtmek istediğim şey de su; bizim kaliteli 8-10 oyuncumuz yok. Oyuncu havuzumuzda o kadar kaliteli oyuncu yok. Maalesef sadece 4,5 oyuncumuz var. Melih'in durumu, Furkan Korkmaz'ın henüz bu seviyedeki fiziksel oyuna tam hazır olamaması (akla peki hazır değilse neden takımdadır denebilir; örnek olarak 1994 Dünya Kupası'nda hiç oyanamayan Ronaldo'yu örnek gösterebiliriz; turnuvanın atmosferini yaşatmak), Furkan Aldemir'in dağınık ve tek yönlü oyunu, havuzun 5. uzun alternatifi olan Oğuz Savaş'ın da bitik durumda olması açıkçası bizi dar rotasyona da hapsetti. Uzun lafın kısası eğer Ataman'ı eleştirecekseniz 'kadro mühendisliği' konusunda vurmak bu turnuva için çok doğru değil.   Peki Ataman'ın hiç mi kabahati yok! İlk olarak Ataman'ın şu kadro yapısı içinde herkesten en fazla verimi aldığına da inanmıyorum. Nedeni olarak da Ataman'ın çok kaliteli bir koç ama kötü bir öğretmen olmasını görüyorum. Melih + Furkan x2 + Kartal konuları buna bir örnek. Cedi ayrı bir konu orada başarı tıpkı Ergin Ataman'ın söylediği gibi Ivkovic'e ait. Ataman'ı biraz olsun tanımak kafalardaki birçok soruya cevap verebilir nitelikte. Çok yakın bir ilişkimiz olmasa bile sohbet ve tanıma imkanı bulduğum Ataman çok tutkulu bir insan ve koç. Aslında kariyer boyunca başına gelen tüm pozitif-negatif olaylar da bunun bir uzantısı. Egosantrik yapısı da onu bu sevgi/nefret oranını kat kat artmasına sebep oluyor. Mesela ilk İtalya maçı sonunda kendisine sorulan "İtalya'yı 58 sene sonra yendik ....?" ve "Bir zamanlar yardımcınız olan Pianigiani'yi yendiniz ....?" sorularına sırayla "Ben 58 yıl bilmem ben ilk kez oynadım yendim bundan sonra onlar bizi yenemeyecek" ve "Ben Pianigiani'yi çok yendim" cevapları aslında Ataman'ın basketbol karakterinin bir özeti. Aslında Ataman'ın her basın toplantısından bir manşet çıkartılabilir; mesela Almanya maçının ardından "Schröder nasıl durdurulur taktiğini diğer takımlara verdik" demesi gibi... Kağıt üzerinde kazanılan ancak bence bedenen ve ruhen kaybettiğimiz uzatmalı İzlanda maçının ardından ise eleştirilen dar rotasyon ve son 10 saniyede takım 3 sayı öndeyken faul yapılmamasıyla alakalı sorulara ise "Faul yapmamayı tercih ettik 10 saniye vardı ve kaybetme şansımız doğabilirdi" diye yine kendine hak veren bir karşılık verdi. (dar rotasyon sorusuna cevabı ben kaçırmış olabilirim ya da o soru sorulmamış olabilir kusura bakmayın) Uzun lafın kısası Ataman hep böyleydi ve hep böyle olacak. Oyuncu tercihlerinden oyuncularla ilişkisine, maç içerisinde verdiği kararlara dek hep bildiğini okuyan yapıda olacak. Bunu da hep sivri diliyle hiçbir şeyden ve hiç kimseden çekinmeden söyleyecek. Sevin sevmeyin ama daha önemlisi eleştirirken de överken de eldeki malzemeyi, bu malzemeye Ataman ve ekibinin neler kattığını, nerelerde hata nerelerde iyi koç müdahaleleri yaptığına dair eleştirileri basketbol sahasında kalarak yaparsak daha sağlıklı bir milli takıma hizmet etmiş oluruz. Meşhur ama içi boş olarak kullanılan "Kadro mühendisliği" terimini kullanarak ya da tarafı olduğunuz takımın renklerinin ışığında değil...

Yorumlar


Bu haber'e ilk yorumu bırakan siz olabilirsiniz.

Yorum Yazın


Tweetlerimiz