"2 milyon dolar bütçeyle yeni Arroyo nasıl bulayım?"
21.05.2020 - 08:33

Ertuğrul Erdoğan'ın geçtiğimiz ay Socrates Dergi'den Uğur Ozan Sulak'a verdiği röportaj yayınlandı.

Koçun ABD yıllarından günümüze uzanan röportajdan öne çıkar bölümler şu şekilde:

-Teksas maçı. Koç Eustachy maç analizini yapmamı istedi. VHS’den edit yapmanın işkencesini bilen bilir, ileri-geri sürekli sarıyorsun ve onlarca kaset çıkar-tak, tekrar geri dön falan…. Neyse yaptım raporu, kazandık, bana para vermeye başladılar. Hatta ‘idari asistan’ unvanıyla beni işe almak istediler. “Seni hemen teknik ekibe dahil edemeyiz ama bize yakın olabileceğin böyle bir pozisyon var?” dediklerinde hanımı aradım. Ciddi ciddi düşündük, Aslı da ODTÜ Kimya mezunu olduğu için “Eşinize de buradaki firmalardan birinde iş bulabiliriz” dediler. Hanımla yeni başlamıştık ve biraz “Ne yapacağız Iowa’da” durumu oldu. Pas geçtik.

-UNC’ye gittiğimde hem Guthridge hem de Smith oradaydı, asistan koçlar Phil Ford ve Pat Sullivan’la birlikte her odaya girip çıkabiliyordum. Smith’le uzun sohbetlerimiz oldu, müthiş bir kibarlıkla bana “New York aksanıyla konuşuyorsun” demişti, kusursuzluktan uzak İngilizcemi kast ederek… İstanbul’a geldiğinden, şehrin çok hoşuna gittiğinden ama insanların neden bu kadar çok sigara içtiğini anlayamadığından bahsetti. Ankara çıkışlı her antrenör gibi; benim için de Seyfi Kuştimur’un kütüphanesinden ötürü UNC çok özeldir. Hatta basketbolun İncil’i Dean Smith’in Multiple Offense and Defense kitabıdır diyebilirim.

Üniversite boyunca elimden düşmemiştir bu kitap. Gittim sonra otuzlu yaşlarımın başında kahramanımla tanıştım. O kadar güzel geçti ki Smith; piyasada olmayan, alan savunmasını anlattığı ‘Point defense’ adlı VHS’yi korsan olarak hediye etmişti bana. Hâlâ saklarım.

-Mike Krzyzewski, aynı Smith gibi özel olarak konuşmak istedi benimle. “Sizde üç tane özel oyuncu var; Tunçeri, Okur ve Türkoğlu, neden gelmiyorlar ABD’ye? Bizde çok rahat oynayabilirler” demişti. UNC ve Duke’ta kural gereği öyle her yere penetre edemiyorsun ama gerek dönemin asistan koçları Quin Snyder, Johnny Dawkins ve David Henderson, gerekse de koç Kryzewski çok ilgililerdi, beni sahaya indirdiler, soyunma odasına, maç toplantılarına aldılar. Sabah koç Krzyzewski’nin asistanına uğrayıp kahvemi alıyor ve köyün delisi gibi dolaşıyordum Cameron Indoor’da. Duke’un salonu, yani ömrü hayatımda bir rakip takım küfür edilmeden nasıl böyle ezilebilir, orada gördüm. Şöyle de bir hikâye hatırlıyorum; asistan koç ekibinden, Galatasaray’da oynamış Henderson, başta bana soğuk yaklaşmıştı. Meğer sebebi, zamanında adamı 30 attığı bir maçtan sonra Aydan Abi’nin yollaması ve dolayısıyla adamda oluşan Galatasaray önyargısıymış. Ben de oradan geliyorum ya… Ulusal şampiyona finaline yükselip Khalid El-Amin ve Richard Hamilton’lı UConn’a kaybeden acayip bir takımları vardı; Elton Brand, Shane Battier, Trajan Langdon, Corey Maggette… Hayatım boyunca unutmayacağım bir dönem. ‘The Turk’ diyorlardı bana. Olabildiğince gezdim, Alaska’ya çıkıp meşhur shootout’lardan birini gördüm, Jerry Tarkanian’la tanışma şansım oldu. Ne günlerdi…

-Fenerbahçe'de Silas Mills’le tartışmıştım. Bizim Hüsnü’ye saçma sapan şeyler söylemişti, ben de karşı çıkınca olay büyüdü ve işi bırakmak durumunda kaldım. Daha ilk sezonda… Yeni evlenmiş, iş arıyordum…

Oktay Mahmuti’den telefon geldi, “Efes’te yardımcım olur musun?” diye… “Tamam” dedim. Ama araba almam lazım çünkü sürekli Merter’e git-dön imkânsız başka türlü. Girişte iki maaş alacağım, o para da Peugeot 206’ya ayrılacak. Neyse siparişi verdim ama Efes’ten ses yok. Geri dönmüyor kimse. En nihayetinde… Yattı o iş. Tıpış tıpış Fenerbahçe’ye döndüm.

-Aydın Örs bana göre Türk basketbolunun gelmiş geçmiş en büyük antrenörüdür. Teşbihte hata olmaz; nasıl Zeljko Obradovic’le alakalı konuşurken Aleksandar Nikolic’ten bahsediyoruz, Aydın Abi de bu ülkenin Nikolic’idir. O dönem Avrupa’ya karşı sahip olduğumuz kompleksi şu anki jenerasyonun anlaması mümkün değil; Aydın Abi bu ortamda altyapısından yedi oyuncu çıkarttı, Murat Evliyaoğlu ve Tamer Oyguç’u da ekleyerek dokuz yerli oyuncuyla iki final yaptı, bir şampiyonluk aldı Edirne’nin ötesinde. Ben ondan iş disiplinini, profesyonelliği öğrendim. Birçok insanın yaptığı “Hiç değişmiyor, hep kontrol basketbolu oynatıyor” eleştirisine de katılmadığımı, yüzüncü yılda Willie Solomon’u kullanışını örnek vererek söyleyebilirim. Açık sahada dripling üstü lak diye yapıştırdığı üçlükler vardı. Hiçbir şey demezdi.

Boşa Tanjevic ise farklı bir hikâye tabii. Yine ‘oldskool’ ama Semih Erden’i üç numara oynatıp sahada uzun kalmaya çalışan, 1.65’lik Marques Green’e iki yıllık kontrat veren bir çılgınlıktan bahsediyoruz. Çok sevdiğim, müthiş entelektüel bir insandır. İşte kanser olayı çok talihsiz; orada takımı alıyorum ama hastanede yaşadıklarımız da var. Her ziyarete gittiğimde “Ayrılırken gel beni öp Ertuğrul” taktiğiyle ikinci çekmecedeki Toscanello sigarasını isterdi. Karaciğeri yeni metastaz yapmış, eller titriyor ama içmese ölecek o sigarayı. Doktor bile dayanamayıp “Hadi günde bir tane iç bari” diye izin vermişti. Hastanede refakatçisi milli takımdan yakın olduğu Ömer Uğurata’ydı mesela, ben maçı yönetiyorum, devrede Ömer beni arıyor “Şunu oynatma, bunu daha çok oynat” diyordu da ben pek dinlemiyordum tabi… Tuhaf bir süreçtir; maalesef annem de kansere yakalanmıştı. Tanjevic’e altı ay ömür biçti doktorlar, bugün hâlâ yaşıyor. On yıl ömür biçilen annem ise aynı sene içinde hayatını kaybetti.

Fenerbahçe ile şampiyonluk sonrası koçluk teklifi bekleyip beklemediğine dair:

-Sadece beklemek değil… Söz de verilmişti. “Şampiyon yap, seneye takım senin” dediler ama yarı final serisinde Neven Spahija’yla görüşüldüğü haberini aldım. Aydın Abi’nin yüzüncü yıl şampiyonluğundan sonra yerine Tanjevic’in getirilmesine benzer bir durum. “Peki” dedim, Spahija’nın birinci asistanı olarak kulüpte kaldım. Neven gitti, Simone Pianigiani geldi. Luca Dalmonte’nin ardından ikinci asistanlığa geçtim Pianigiani’yle. Baştan sona yanlış kurulan bir kadroydu… Bo McCalebb gibi bir oyuncunun yanına dört numaraya Kaya Peker’i koyduk, Mike Batiste yine hayatında hiç dört numara oynamamış adam, orada denendi. David Andersen alındı. Benjamin Eze’nin 18 dakikası hariç, 4’lerin 5 oynadığı Montepaschi Siena takımına antitez yaratıldı neredeyse. O panik havasından sonra Emir Preldzic dört numaraya geçti, 4-5 pick-n-roll’üne ağırlık vermeye çalıştık falan.. Olmadı nitekim. Ben yönetime yalvardım, birinci asistan başkasıyken eğer ikinci asistanı, yani beni başantrenör yaparsanız organizasyon kötü gözükür, ben de çok kötü gözükürüm. Ama dinlemediler, Tanjevic döneminde takımı sezon ortasında alıp şampiyon yapmama güvendiler. Karşıyaka’ya elendik ilk turda ve benim için Fenerbahçe macerası bitti.

- Takımı lig şampiyonu yaptıktan sonra iş bulamayan ben, haliyle play-off ilk turunda elendikten sonra da kulüpsüz kaldım. Basketbolda idari kadroda görev almaya başlayan Mirsad Türkcan aradı, “Abi, Obradovic’in asistanı olmak ister misin?” dedi. Meğer o dönemde Tanjevic gitmiş, Mirsad’ı ve Zeljko’yu aramış, Spahija yine Obradovic’e telefon etmiş benimle alakalı… “Tamam” dedim Mirsad’a, Obradovic’le telefonlaştık, “Ertuğrul seninle çalışmak istiyorum, buluşalım” dedi. A Milli Takım’da asistanlık yapıyorum, 2013 EuroBasket dönemi. Ülker Arena’da dörtlü bir turnuva oynuyoruz. O bir haftayı Zeljko’yla birlikte geçirdik. Hatta Boşa yanıma gelip “Obradovic’le konuş, sana ihtiyacı varsa milli takımdan affını isteyebileceğini, Fenerbahçe’de kalabileceğini söyle” dedi. Bunu Zeljko’ya ilettim. “Olur mu, milli takımda olman bizim için gurur kaynağıdır. Git gel, sonra zaten birlikteyiz” dedi. El sıkıştık.

Benim için de çok önemli bir adamdır Obradovic. Yıllardır her kliniğine ya gitmişimdir ya izlemişimdir bir şekilde, zaten Avrupa’da onun yaptığı şeylere öykünmüyorum diyen varsa yalan söylüyordur. Kimyamız tutmuştu. Oyuncularla alakalı fikrimi soruyor, nasıl yapacağını anlatıyor… Ben Slovenya’dayım, çok kötü oynadık turnuvada. 10 Eylül sabahı İstanbul’a indim. Ofise gidiyorum, telefonum çaldı. “Görevine son verdik ekonomik sebeplerden ötürü” dediler. Obradovic’e ulaşmaya çalışıyorum, ulaşamıyorum. Yurt dışında seminerdeymiş. En sonunda konuştuğumuzda, “Basına hiçbir şey söyleme. Haftaya dönüyorum” dedi. Döndü, salonun önündeki Cafe Crown’da buluştuk. Evrakları, demirbaşları teslim ettim. “Sorry” dedi. Böyle son buldu hikâyem. Sezon başlamasına çok yakın işsiz kaldım, ardından Aralık’ta Telekom geldi, sonra İBB ve en sonunda Galatasaray…

-Obradovic ile birebir eşleşmelerimizde bu olayın etkisi tabii ki, yok diyemem. Ama odak noktam değil. Çünkü bu duyguyu yaşayarak maça çıkarsam kararlarım etkilenir ve baştan kaybederim maçı. Obradovic’i yenmek tabii ki çok keyifli. Bu işin zirvesindeki adamdan bahsediyoruz. Sahi şöyle bir şey de var, hiçbir zaman biz kazanmış olmuyoruz bu maçları… Hep karşı taraf kaybetmiş oluyor. Geçen yıl mesela, bana bir tebrik telefonu geldi… “Koç tebrikler. Ama Zeljko bu maça çok asılmadı zaten, Real Madrid maçı var önünde, ona dikkat çekmek için” dedi. Sonra bu, ikinci galibiyetimizde şöyle devam etti, “Milano’dan çok kötü döndü Fenerbahçe. İyi yakaladınız valla…” Üçüncüde ise “Ertuğrul, biliyorsun durumlar çok kötü. Zaten para ödenmiyor Fenerbahçe’de. Çok iyi döneme denk getirdin…” Yahu kendimi, oyuncuları sorguluyorum artık. Aaron Harrison’a mesela ben ne anlatayım? “Baba ya sen 28 attın ama Fenerbahçe bırakmış zaten maçı” mı diyeceğim? Bana kulüpten gelen insan oldu, “Fenerbahçe maçı bırakmış” diyerek… Yahu Zeljko bir derbi maçını bırakacak, siz delirdiniz mi?

Bu galibiyetler zaten olağan karşılanmalı. Galatasaray’ın büyüklüğünü tek maça indirip Fenerbahçe galibiyeti üzerinden tanımlarsan olmaz. Fenerbahçe’yi yenmek, ne kadar bütçe farkı olursa olsun, eğer olağandışı ise sen büyük değilsin. Fenerbahçe’yi yendiğin gün çok daha mütevazı, sakin, normal mesajlar vereceksin. Bu galibiyetler bize Fenerbahçe’yle aynı seviyede olduğumuzu göstermiyor ama doğru işleri yapmaya devam edersek, EuroLeague’in kalıcı bir parçası olabileceğimizin mesajını veriyor.

-Geçen yıl 2,2 milyon dolar, bu yıl da 2,7 milyon dolarla başlayan oyuncu bütçesi sezon içi sakatlıklarıyla birlikte 3 milyon doları buldu. Galatasaray tarihinin en düşük bütçeleri bunlar. Ben kulübe geldiğimde 5,5 milyon dolardan fazla borcu vardı kulübün. FIBA’da bekleyen altı dava görüldü. Bunlardan şikâyet etmiyorum, zaten durum böyle olmasa Galatasaray bana teklif yapmaz. Ama insanların anlaması lazım; geçen sene eleştirildim “Bir tane transfer yapamıyor” diye… Yahu transfer yasağı var, nasıl yapayım? Ağustos başında göreve geldim, alelacele geçmişte takip ettiğim oyuncuların olduğu listeyi taradık ve transferleri yaptık. Bir haftadan daha az süre vardı transfer yasağının olmadığı, o aralıkta tüm transferler bitti ve sene sonunda o takımla yarı final oynadık.

Okuyorum işte, “Hoca bir tane Carlos Arroyo bulamadın” yazıyorlar. Evet, bulamıyorum ben. 1,8 milyon euro’luk oyuncular bulamıyorum çünkü bütçemiz 2,2 milyon dolar. O zaman
işte hayatında oyun kurucu oynamamış, buna rağmen “Oynaman lazım” denildiğinde
görevden kaçmamış Tai Webster çok iyi oyuncu. Aaron Harrison ya da Nigel Hayes keza öyle.
Yani gerçekten anlayamıyorum; biz ABD’den ciddi bir scouting ekibiyle çalışıyoruz, benim menajerim yok, menajer listelerinden bağımsız transfer yapmayı başarabiliyoruz ama ben Ay’dan geldim ve bu takımın oyun kurucuya ihtiyacı olduğunu görmüyorum, öyle mi? Mümkün mü böyle bir şey?

-Bilhassa Jaka buradaki baskıyı kaldıramadı. Ama bu bahsi geçen oyuncular, hiçbir zaman ilk tercihlerimiz arasında yer almadılar ki… Biz geçen sezon başında Mantas Kalnietis’le anlaştık. Hatta Saras’la olan ilişkimi kullanıp oyuncuyu ikna yoluna gittim. Galatasaray’ın eski bir oyuncusu bozdu transferi. “Manyak mısın, oraya gidilir mi? Para ödenmiyor, bir sürü problem var” dedi ve başka takıma gitti adam. Chasson Randle, Jerian Grant, Corey Walden, Derrick Walton Jr, Alex Perez… Bu oyuncuların hepsiyle imza aşamasına geldik. Perez transferi bitmişti, adam Los Angeles’ta yaşıyor. Deprem oldu LA’de. “Ay pardon” durumunu yaşadık. Bir gün geçti, gönderilmiş kontrata formaliteden imza atacak adam, Leo Westermann Fenerbahçe’ye gidince domino etkisiyle Zalgiris’in yolunu tuttu. Saras da vicdan azabından beni arayıp yine “Kalnietis’i arayayım mı?” falan diyor. “Aman” dedim Saras. “Sen girme…”

Tekrar konuştuk Kalnietis’le, biz teklif ettik 300 bin dolar; ki o bile çok zorlayacaktı bizi, Kuban 450 bin euro’ya çıktı ve aldı. Bakın burada oyuncuyu bulmak, transfer girişiminde bulunmak yetmiyor, istisnai bir durumu vardı Galatasaray’ın. Birincisi, iki menajer dışında hiçbir menajer bu kulüple çalışmak istemedi. Biz ilk sezonun sonunda Nigel Hayes’in profilini yükseltip EuroLeague oyuncusu olmasını kullanarak, saygınlığımızı yukarı çekmeye çalışıyoruz. Harrison, Zach Auguste; bir gün EuroLeague yaptıklarında repütasyonumuz daha da yukarıya çıkacak.

Kaynak: Socrates Dergi

Yorumlar


Bu haber'e ilk yorumu bırakan siz olabilirsiniz.

Yorum Yazın


Tweetlerimiz